03.05.2013, 00:00 384

Hz. PEYGAMBERİN ÖĞRETME YÖNTEMLERİ

Dursun KAPLAN

Dursun KAPLAN

Hz. Muhammed (s.a.v.) Allah’tan aldığı Vahyi İlahiyi, hem yazdırıyor, hem ezberliyor ve hem de ezberlettiriyordu. O’nun Mekke’de Abdullah ibn Sa’d, Medine’de ise Zeyd ibn Sabit ilk vahiy katipleriydi. Daha sonra 40 kadar vahiy katibi olmuştur. Bunlardan; Hz.Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ösman,HZ.Ali, Muaviye, Amr ibn el- As, Muaz ibn Cebel, Übey ibn Ka’b, Muğıre ibn Şu’be, Şurahbil ibn Hasene ve Halid ibn Velid en meşhurlarıdır. Abdullah ibn Mes’ut gibi meşhur vahiy hafızları da vardı. Resulullah Efendimiz, her sene Ramazan ayında inen ayet ve sureleri Cebrail’e okuyup arz ediyordu.( Dini kavramlar sözlüğü s.679)

Alemlere Rahmet olarak gönderilen son Peygamber, Allah’tan aldığı Vahyi İlahiyi olduğu gibi eksiltmeden ve artırmadan insanlara tebliğ ediyordu. O’nun tebliğ etmeme, vahye bir şey ilave etme veya vahiyden bir şey çıkarıp eksiltme gibi bir yetkisi yoktu. Çünkü konuyla ilgili olarak maide suresinin 67. Ayetinde; “ Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır…..”buyrulmaktadır.

Resulullah (s.a.v.), aynı zamanda insanlara doğru yolu gösteren bir mürşittir. Ancak gerçek irşad edici şüphesiz ki Allah’tır. Zira Kehf suresinin 17. ayetinde; “ Allah kime yol gösterirse doğru yolu bulan odur ve kimi de sapıklık içinde bırakırsa, artık onun için doğru yolu gösteren (mürşid) bir dost, bir koruyucu bulamazsın.” buyrulmak suretiyle gerçek mürşidin, bizzat Allah olduğu bildirilmektedir.               

Peygamber Efendimizin Hz. Ali’ye hitaben; “ Senin aracılığınla tek bir kişinin Müslüman olması, sana en değerli malların  ( kızıl develerin) verilmesinden daha hayırlıdır.” buyurmuş olması, dinimiz İslam’da irşat hizmetinin ne kadar önemli olduğunu gösterir. Ayrıca Peygamberimiz (s.a.v.); “ Din, vaa’z ve irşaddır ( nasihattır).” buyurmak suretiyle de, dinin öğretilmesinde ve öğrenilmesinde, irşadın önemine vurgu yapmıştır. Başta Peygamberimiz olmak üzere bütün peygamberler, insanlara doğru yolu göstermek suretiyle mürşidlik görevini ifa etmişlerdir. Peygamberden sonra bu görevi, İslam alimleri yapmaktadırlar. Çünkü Alimler, peygamberlerin varisleridirler. Nitekim Efendimiz; “ Alimler, Peygamberlerin varisleridirler.” buyurmuştur.

İrşad faaliyetini yapan kimselerin samimi ve iyi niyet sahibi olması, insanları Allah’ın yoluna  hikmetle ve güzel öğütle çağırması, (Nahl, 125) yapılan irşadın verimli ve başarılı olması için zaruridir. Ayrıca,  mürşidin özü sözüne, sözü özüne uygun bir kişiliğe sahip olması, ihlaslı olması ve söylediğini yaşaması da fiili irşaddır ve çok önemlidir. İslam’ın doğuşundan itibaren insanların gönlünde yer tutması, Peygamberimizin on yıl gibi kısa zaman içerisinde 3 milyon kilometre kare toprağa sahip bir devlet kurmuş olması, başta Hz. Peygamber olmak üzere,  Müslümanların dinin gereklerini yerine getirmesinin ve anlattıklarıyla yaşadıklarının birbirine uygun olmasının elbette ki rolü çok büyük olmuştur.

Hz. Muhammed ( s.a.v.), insanlara İslam’ı ve kurallarını öğretirken, müslümanlara doğru yolu gösterirken ve müminleri irşad ederken, onlara meseleyi daha kolay kavramaları için, söylediklerini çoğu zaman nazari ve ameli olarak göstererek öğretme yolunu seçmiştir.

Bir defasında Müslümanlara günahları anlatıyordu. Günahların; namaz kılmamak, yalan söylemek, oruç tutmamak, içki içmek v.s. gibi Allah’ın hakkına ait olan günahlar ve adam öldürmek, hırsızlık yapmak, gıybet etmek, kumar oynamak v.s. gibi de kul hakkını ilgilendiren günahlar diye ikiye ayrıldığını söylemişti. Allah’a yönelik işlenen günahlara tevbe edildiği takdirde, dilerse Allah’ın af edeceğini, kul hakkına yönelik işlenen günahlara tövbe edilse bile, hak sahibi kul, suçluyu af etmeden Allah’ın af etmeyeceğini bildirmişi.

Ayrıca günahların; Allah’a eş koşmak, anne babaya asi olmak, devamlı içki içmek, zina etmek, akrabalarla ilişkiyi kesmek v.s. gibi büyük günahlar, yapıldığı zaman insanın vicdanını rahatsız eden ve başkalarının bilip görmesi istenilmeyen iş ve işlemler gibi de küçük günahlar diye ikiye ayrıldığını anlatmış; “Tevbe edilirse büyük günahların büyüklüğünün kalmayacağını ve af edileceğini, önemsemeden tövbe etmeden ve ısrarla işlenen küçük günahların da küçük günah olarak kalmayıp büyük günah haline geleceğini anlatmıştı.

Efendimiz o gün arkadaşlarıyla kıra gitmişlerdi. Hava da biraz soğuktu. Arkadaşlarına; “Şuradan biraz yakacak toplayın da ateş yakıp ısınalım.” dedi. Arkadaşları çevreye bir göz attıktan sonra; “Ya Resulallah burada yakacak yok ki.” dediler. Resulullah; “ Hele bir bakın bulursunuz bir şeyler.” buyurdu. Arkadaşları yakın çevreye dağıldılar ve her biri birer tutam yakacak bulup getirdiler. Yakacaklar bir bir üst üste konulunca, kocaman bir yakacak yığını meydana geldi. Peygamber Efendimiz; “ Bakın arkadaşlar az önce dikkatsizce baktınız ve burada yakacak yok dediniz, cidden de yakacak pek gözükmüyordu. Ancak dikkatlice bakıp toplayıp bir araya getirince yok gibi gördüğünüz yakacaklar büyük bir yakacak yığını oldu. Dikkat edin küçük günahlarda böyledir. Küçük diye önem vermez dikkate almaz,  tevbe etmez işlemekte ısrar ederseniz, onlar da küçüklükte kalmaz birikerek böyle büyük günah olur.” buyurdu. Sahabeler çok doğru söylüyorsun ya Resulallah, biz ilk baktığımızda yakacak yok gibi sandık amma, bizim küçümsediğimiz şeyler birleşince büyük yakacak yığını oluşturdu, küçük gördüğümüz günahlar da demek ki tevbe edilmezse, israr edilirse yığılarak böyle büyük günah oluyor.” dediler. Aslında günahın büyüklüğüne ve küçüklüğüne değil, onun hesabını kuldan soracak olan Allah’ın büyüklüğü unutulmamalıdır.

Yine bir gün de sahabeye Allah’ın kullarına karşı olan şefkat ve merhametini anlatmış; “ Sabah olunca Allah kulun gelip tevbe etmesi için tevbe kapılarını açar, kapılar akşama kadar açık kalır. Akşam odlumu da Allah, yine kulun gelip tevbe etmesi için tövbe kapılarını açar bu kapılar da sabaha kadar açık kalırlar.” buyurmuş ve Allah’ın; “ De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine hattı aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” ayetini okumuştu.(zümer a 53)

Efendimiz o günlerde arkadaşlarıyla bir Pazar yerinde geziyordu. Orada bir kadın gördü. Kadın deli koyun gibi oradan oraya koşuyor, gördüğü çocuğa sarılıyor, kucağına alıyor, bağrına basıyor, okşuyor, kokluyor onu bırakıp bir başka çocuğa sarılıyordu. Resulüllah arkadaşlarına bu kadını göstererek; “ O kadın ne yapıyor öyle.” diye sordu. Arkadaşları; “ Ya Reslallah, bu kadın çocuğunu kaybetmiş, onu arıyor, gördüğünüz gibi her çocuğu, çocuğum diye bağrına basıyor, okşayıp kokluyor, kendi çocuğu olmadığını anlayınca bırakıp,  yine çocuğunu böyle pazarlarda aramaya devam ediyor.” dediler. Bu cevabın üzerine Peygamber Efendimiz arkadaşlarına şöyle bir soru sordu. “ Arkadaşlar! Ne dersiniz, bu kadın kaybettiği o çocuğunu bulsa, onu ateşe atarak yakar mı?” Ar kadaşları hep bir ağızdan; “ Yakmaz Ya Resulallah.” dediler. O zaman Peygamber Efendimiz; “ Arkadaşlar! bu anneye göre evladı ne ise, Allah’a nispetle de kulları öyledir. Allah’da kullarını cehennemde yakmak veya onları başka şekillerde cezalandırmak istemez. Annenin evladını yakmayacağı gibi, Allah’ da günahkar kulunu bekler ki, gelsin tevbe etsin de af edeyim, yakmayayım ve cezalandırmayım diye.” dedi.

Beş vakit namazını Mesci-di Nebevide ve Peygamber efendimizin arkasında kılan bir kişi ölüm halindeydi. Fakat dili tutulmuş kelime-i şehadet getiremiyordu. Hanımı Peygamberimize geldi. “ Ya Resulallah ben falancanın eşiyim. Kendisi ölüm halinde, fakat dili tutuldu kelime-i şehadeti söyleyemiyor. Ne olur evimize gelseniz de ona bir okuyup dua etseniz.” dedi. Efendimiz kalkıp adamın evine gitti. Adamın dili tutulmuş konuşamıyordu. Peygamberimiz sordu; “ Bu adamın kimi kimsesi yok mu?”  Annesi var dediler. “Annesini getirin.” dedi Efendimiz. Anne geldi. Resulullah sordu kadına; “ Bu hasta senin neyin oluyor.”  Kadın; “ Olmaz olsun oğlum oluyor.” dedi. Peygamber ona; “ Oğlun ölüyor, dili tutulmuş kelime-i şehadet getiremiyor, buna hakkını helal et yoksa ölünce cehenneme gidecek.” dedi. Kadın; “ Ben ona hakkımı helal etmem, isterse cehenneme gitsin. Ben onu dokuz ay karnımda binlerce zahmetle taşıdım. Onu ne acılarla doğurdum. Şefkat ve merhametle büyüttüm. O beni babası ölünce dilenci yaptı. Yaşlandım kapı kapı gezip dilenemeyince de, beni sokağa attı. Bir bağ keliğinde kalıyorum, konu komşunun verdikleri ile karnımı doyuruyorum.” dedi. 

Kadın hakkını helal etmemekte israr edince Peygamber Efendimiz dışarıya bir ateş yaktırdı. İki adama; “ Bu hastayı kafasından ve bacağından tutarak getirin bana.” dedi. Hasta getirildi. Efendimiz; “Atın onu bu ateşe.” dedi. Durumu gören kadın; “ Yapmayın ya Resulallah, o benim oğlum yanar şimdi ateşte.” dedi. Efendimiz; “ Eğer sen buna hakkını helal etmezsen, ölür ölmez o, cehennemin bundan çok daha büyük ateşine atılacak biliyor musun.” dedi. Kadının annelik şefkat ve merhameti cuşa geldi, adama hakkını helal etti, adamın dili açıldı, kelime-i şehadet getirerek son nefesini verdi. Adamın hanımı Efendimize teşekkür etti, kayın validesinin de elini öperek barıştı, onu evine alarak berber yaşamaya başladılar.

Bu misallerde görüldüğü gibi, Resulüllah Efendimiz halkının irşadında, böyle görselliklere büyük önem vermiş, bu yöntemle anlatılanların dinleyenin kafasında yer etmesini, kolay öğrenilmesini ve unutulmamasını sağlamıştır.

Allah bizi onun nurlu yolundan ayırmasın, şefaatinden mahrum etmesin.

Selam, saygı ve dua ile.

Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen üye girişi yapınız!
banner255
banner133
20°
az bulutlu
banner303
Namaz Vakti 26 Eylül 2020
İmsak 05:01
Güneş 06:25
Öğle 12:37
İkindi 15:58
Akşam 18:38
Yatsı 19:57

Gelişmelerden Haberdar Olun

@