19.12.2014, 00:06 971

Hz. ÖMER VE ADALETİ -1

Dursun KAPLAN

Dursun KAPLAN

Ömer bin Hattap Mekke'nin ileri gelenlerindendi. Boylu boslu, iri kemikli, geniş omuzlu, güçlü kuvvetli ve cesur bir insandı. Ömer kaba saba, her işini keskin kılıcı ve kuvvetli pazuları ile halleden, gaddar ve acımasızdı.. Haklının ve mazlumun sözünü dinlemez, sesini ve ahını duymazdı. Kimse onunla tartışmaya ve kavga etmeye cesaret edemezdi. Hatta Onun sayesinde aile ve akrabalarından olanlara da kimse dokuamazdı, bu yüzden onlar da rahat ederlerdi.
Hz. Ömer Müslüman olduktan sonar da, Mekke'liler ondan korkarlardı. Müslümanlar Mekke’den Medine'ye 622 yılında hicret ederlerken, hep gizli olarak gitmişlerdi. Hz. Ömere, hicret edeceği zaman kılıcını kuşanmış Makke’nin ileri gelenlerinin bulunduğu yere giderek onlara, “ Ben hicret ediyorum, içinizden kim karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak istiyorsa, vadide çıksın önüme de görüşelim” diyerek oradan ayrılmış, kimse de korkusundan onun önüne çıkamamıştı, yani O gizli değil açıktan ve Mekke'lilere meydan okuyarak hicret etmişti.
Cahiliye devrinde kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu. İnsanlar Allah diye dağa taşa ve elleriyle yonttukları putlara tapıyorlardı. O zamanlarda Kabe, büyükleri Lat, Menat ve Uzza olmak üzere, 360 tane putla doluydu. Merhum Mehmet Akif’in, “Güçsüz mü bir insan, onu kardeşi yerdi” diyerek kısaca anlattığı o devirde, kimse kimsenin gözünün yaşına bakmaz, hak hukuk tanımazdı. Kısaca bir azgın bir kudurmuş, karanlık bir devirdi, vicdanlar param parça, mazlumlar kan ağlıyordu.
O devrin bedevi Ömer bin Hattabı, İslamla müşerref olup, “Devr-i Saadetin” Hz. Ömer’i olduktan sonra, o devri ve geçmişini şöyle anlatıyor:
“ Benim Cahiliye Devrinden kalma iki anım var, onlardan birini hatırlayınca gülmekten, diğerini hatırlayınca da ağlamaktan kendimi alamıyorum.
Biz o zamanlarda elimizle taştan, ağaçtan ve hamurdan yaptığımız, putlara tapardık. Uzun bir yolculuğa çıktığımız zamanlarda, hamurdan yaptığımız putları yanımıza alırdık. Yol boyunca zaman zaman onları karşımıza alarak tapınırdık. Yolculuk uzar ve yiyeceğimiz de kalmazsa, o hamuran yapılmış putlarımızı kırarak yer onunla karnımızı doyururduk. Kendi elimizle yaptığımız, konuşamaz, duyamaz, kendisini bile korumaktan aciz olan bu putlara, Allah diye tapınır, onlardan medet umardık. İşte bu beyinsizce yaptığımız işler aklıma gelince, ne kadar ahmak, ne kadar akılsız ve düşüncesiz insanlarmışız diye düşünerek, bu hallerimize gülmekten kendimi alamıyorum.
Yine o devirde kadınlar insandan sayılmaz, her türlü aşağılanmalara maruz kalır, isteyen istediği kadar kadınla evlenirdi. Adam ölünce eşleri de diğer malları gibi varislerine miras kalırdı. Kadınlar bir meta gibi pazarlarda satılırdı. Kadınların bu hallerini gören bir çok insan, kız çocuğunun olmasını istemezdi. Birisinin kız çocuğu oldu mu, bu onun için bir yüz karası Kabul edilirdi. Bu sebepten adam aylarca toplum içine çıkamazdı. Hatta bu yüz karasından kurtulmak için bazıları da kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi.
Benim de bir kızım vardı. Güya onurumu kurtarmak ve toplum içinde başı dik, alnı açık olarak gezmek için ben de kız çocuğumu diri diri toprağa gömecektim. Annesi çocuğu hazırladı, “ Baban seni dayına götürecek” diyerek yanıma kattı. Onu ıssız bir vadiye götürdüm. Ben onu gömeceğim mezarı kazarken, çocuk bir şeyden habersiz taş ve topraklarla oynuyordu. Nihayet mezar bitmişti, Çocuğu oynadığı yerden kucağıma alarak onu hiç acımadan gaddar ve zalimce bir şekilde diri diri mezara koyup üstünü toprakla örtecektim. Sıcakta mezar kazarken terlemiştim. Çöl toprağının tozları sakalımda terle birleşerek çamur gibi olmuştu. Kucağımda ki masum çocuk, yüzümde ki bu çamurları, “ Babacığım sakalın çamur olmuş” diyerek şefkatle siliyor ve temizliyordu.. Ben ise kendi sulbümden gelen ve hiç bir şeyden haberi olmayan o günahsız yavruyu gaddarca diri diri mezara koyup üzerini toprakla örterek öldürecektim. Çocuğu mezara koydum, “ Babacığım yapma, etme, ben toz topraktan boğulacağım, baba, baba yapma , baba etme beni öldürme” söz v çığlıklarını san ki hiç duymamış gibi, attığım topraklarla işimi tamamlamış, kendi günahsız yavrumu, kendi aklı yetmez kızımı, acımasız bir şekilde öldürmüştüm.
İşte o dönemden kalma bu anımı da hatırlayınca ağlamaktan kendimi tutamıyorum. Bir örf, adet gelenek ve spık bir inanç uğruna kendi çocuğumun katili olmuştum. Onun için bu olayı hatırladıkca da aglamaktan kendimi alamıyorum, ağlıyor ağlıyor ağlıyorum” dedi.
Cahiliye devrinin bedevi ve kendi kız çocuğunu diri diri toprağa gömerek, acımasızca öldüren Ömer ibni Hattap’ı, İslam şerefi ile müşerref olduktan sonra, İslamın güneşi ile aydınlanmış, Kuran nuru ile nurlanmış, aşkı Muhammed'i ile yanıp tutuşmuş ve Rıza-I Bariye nail olarak Hz. Ömer olmuştur. Öyle ik, o devrin hak hukuk tanımaz, her işini kaba kuvvetiyle halleden bedevi Ömer’i, hilafeti döneminde, “Eğer Dicle kenarında bir kurt kapsa koyunu, adli İlahi gelirde Ömer’den sorar onu” diyecek kadar adil, şefkatli, merhametli ve sorumluluk duygusu olan, “Emir-el müminin, Hz. Ömer” haline gelmiştir.
Bu gün dünyada adalet denildi mi, ilk akla gelen zat Hz. Ömer’dir. Onun adaleti ve adaletle ilgili uygulamaları dillere destan olmuştur. Şimdi bunlardan bir kaçını hatırlayarak paylaşalım.
Hz. Ömer bir gün makamında oturmuş, devlet işleriyle meşgul oluyordu. Kapısı çalındı. Hz. Ömer, “ Buyurun” dedi. Kapıyı açıp içeriye giren kişi, Hz. Ömer’in tanıdığı ve değer verdiği bir dostuydu. Adam, “ Selamün aleyküm ya Emirel Müminin” diyerek Hz. Ömer’e selam verdi.
Hz. Ömer, masasının üzerinde yanan mumu söndürdü, cebinden bir mum çıkararak yakıp masasının üzerine koydu, “ Ve aleyküm selam” diyerek dostunun selamına mukabelede bulundu ve misafirine yer göstererek, “ Buyurun oturun” dedi.
Adam gösterilen yere oturdu. Misafiri Hz. Ömer’e sohbet esnasında, “ Ya Ömer, ben içeri girince önünde yanan mumu söndürerek, cebinden çıkardığın bir mumu yaktıktan sonar selamımı alarak benimle ilgilendin, bunun sebebi nedir” dedi.
Hz. Ömer dostunun bu sorusuna, “ Sen içeri girince ben masamda yanan devletin mumunun ışığinda devletin işi ile meşguldüm. Senin selamını alıp, seninle ilgilenmem kendi işim olacağından, cebimden kendi mumumu çıkarıp yaktım, devletin mumunu söndürdüm. Sonra kendi mumumun ışığında selamlaştık oturup sohbet ediyoruz. Eğer ben, devletin mumunun ışığında selamını alsam oturup sohbet etseydim, milletin kul hakkına tecavüz etmiş olurdum ve mahkeme-i kübrada Allah Ömer'den onun hesabını sorardı. Senin anlayacağın ben, devlet mumunun ışığında devletin işini, kendi mumumun ışığında da kendi işimi yaparım. Selam ve ilgiyi geciktirdiğim için kusura bakma” diye cevap verdi.
(SÜRECEK)
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen üye girişi yapınız!
banner255
banner133
14°
parçalı az bulutlu
banner303
Namaz Vakti 26 Eylül 2020
İmsak 04:59
Güneş 06:24
Öğle 12:37
İkindi 15:59
Akşam 18:40
Yatsı 19:59

Gelişmelerden Haberdar Olun

@