Bizi kelimelerimizde dinleyen iyi kalpli insanlar, şimdi alıp yalnızlığımızı, paramparça edip gökyüzüne savurur musunuz?
Ne olursunuz, hiç okumadığınız bir hikâyenin içindeki en güzel ve hiç el değmemiş cümleler kursanız bize. Okuduğumuzda hiç korkmadan kalbimizi ellerinize vermek ve usulca omuzlarınıza yaslanmak istesek izin verir misiniz? Çok yalnızız desek yalnızlığımızı un ufak edip çoğaltabilir misiniz?
Neden, biraz fazla içimize bakmayı denesek düşecek gibi oluyoruz. Aklımızın bulanık suyunda boğulmak üzereyiz, elimizi uzatıyoruz ama yeni umut dolu cümlelerimiz ellerimizden tutmuyor. Çünkü onları içimizin en korunaklı odasına saklayan biz değil miyiz? Hiç sizlere söyleme cesareti bulamadığımız korkularımız var bizim. Aslında korkağın tekiyiz ve kendi sığınaklarımızdan sadece ellerimizi uzatabiliyoruz.
Ey! Eski ahşap aynalarda kalmış çocukluğumuz. Yine ip atlarken düşüp dizimizi kanattığımız günlere gitsek, işte o zaman ahşap aynalardan çocukluğumuzu geriye alabilir miyiz? Yine yeniden kimselerden utanmadan yerlere oturup ağlayabilir miyiz? Gelecek zaman fiilini geçmiş zaman fiiliyle değiştirebilir miyiz? Yapamıyoruz değil mi? Ne geleceği geçmişle, ne de geçmişi gelecekle değiştiremiyoruz. Şimdiki zamanlara sığınıp, dizimiz yerine yüreğimiz paramparça diyemiyoruz, yerler de çok pis (teselli), oturup ağlayamıyoruz. Öylesine gerilere gidip ileriye doğru uzun cümleler kuramıyoruz. Eskiden olsa işlek kaldırımlara oturup, içimizin yalnızlığında boğulmak yerine çantamızdan bir sigara çıkarıp yakar ve dumanını içimizdeki diğer şeyler gibi hapsetmek yerine gecenin o umursamaz karanlığına üflerdik. Kızgınız, kırgınız gelmişe geçmişe sövüp ağlayacak bir yer, bir zaman aralığı arıyoruz. Parçalara ayrılmış yüreğimizi toparlayıp bir kara bulut yapıyor ve yağmurlar üstümüze üstümüze yağmasın diye saklanacak bir saçak altı bulup sığınıyoruz. O saçak altına saklandığımız yerden, gözlerimizle yağmurlu havalarda sokağa fırlayan çocukları arıyoruz ama hiç birileri de yoklar.
Haziran ayındayız ve yaprakların dökülme mevsimini geçtiğimizi unutup her gün tanımadığımız insanlara “bugün hangi aydayız ve ayın kaçı diye” sorular soruyoruz. Sonrasında yerlere eğilip hayali kızılyaprakları toplamaya çalışıyoruz. Çünkü yüreğimizin cümlelerine en yakışan yaprak kızıl olduğunu düşünüyoruz. Gölgemizi kızılın yalnızlığına bırakıyoruz. Şairin dediği gibi "bizi bu havalar mahvetti “ cümlesi sol yanımızda dönüp dolaşıyor. Belki bir gün yeniden diye cümleler kuruyoruz.
Uzaklardan bir ses yumağı beynimizde uğuldamaya başlıyor, tanıdık bir dost sesine benziyor ve bize aynalarda yüzünüzü bulabileceğiniz günler uzakta diyor. Biliyoruz dostlar acı söyler, ama yalan da olsa Umut dolu, aşk dolu, sevgi dolu cümleler olmasını ve buram buram bahar kokmasını, deniz kokmasını istiyoruz. Ey dost sesiyle seslenen sizler, yüzlerce kitap okudunuz ve binlerce kelime varken beyninizin sığınaklarında, içlerinde hiç söyleyeceğiniz güzel bir kelime bile yok mu diye bağırıyoruz.
Eski zamanlarda bahçemizdeki en uçtaki kirazları, elmaları, erikleri almak için korkusuzca ağacın en uç dalına çıkardık. Şimdi ise en uca çıkmayı bırak ağaca tırmanmayı, insanlara en güzel umut dolu cümleleri söylemeyi ve çevremize sevgiyle bakmayı unuttuk. Azmedip ağaca çıktık diyelim, ortalarında öylece durduk. Kuşların şarkılarını, ağaçların sessiz konuşmalarını bile duyamadan bekledik. Sonrasında ise aşağıya inmek için korktuk. Neyse diyerek cesaretimizi toplayıp, ortalarında durduğumuz ağaçtan indik, hayatın ortalarından inemeyerek. Birden bire denizin kokusunu hissetmeye ve koşmaya başladık. Koşarken kollarımızı, bacaklarımızı dikenler kesti, ama yine de maviye ulaşmak için koşmamız gerektiğini hatırladık ve devam ettik. Okuduğumuz kitaplardaki deniz tasvirli cümleler aklımızın odalarından yüreğimize akmaya başladı. Bacaklarımız artık yürüyemezsin sinyalleri verse de kendi kendimize az kaldı yürümeliyiz, yürümek zorundayız diye bağıra bağıra acıya acıya yürüdük.
“Kendi içine kapananlar için mutluluğa kavuşmanın tek yolu, dış dünyayla ilgilenmektir” sözünü hatırlayıp denizin o mavi sularında içimizi yıkayıp benliğimizi yeniden inşa etmeye çalıştık.
Bütün büyük kitaplarda sıkıcı bölümler ve bütün büyük yaşamlarda ilgi çekici olmayan dönemler vardır diyor Russell. Biz ne düşünürsek düşünelim sonuçta yeryüzü yaratıklarıyız. Yaşamımız dünya hayatının bir kısmıdır ve besinimizi tıpkı diğer canlılar gibi yeryüzünden sağlamalıyız. Can sıkıntımız doğadan uzak kalışımızdan kaynaklanır. Bu sıkıntı yaşamımızı çöl yolculuğu gibi sıcak, tozlu ve susuz yapar.
Serin, tozsuz ve bol sulu bir yaşam için hadi ilk önce kendinize dokunun, insanlara dokunun ve doğanın o mükemmel melodisine kulak verin.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol