Kainatta gelişigüzel yaratılmış hiçbir şey yoktur. Her şeyin yaratılmasında mutlaka bir hikmet, bir sebep, belli bir amaç vardır. Şu uçsuz bucaksız mevcudata ibret nazarı ile baktığımızda bunu hemen anlarız ve biliriz.

Her varlık bir görev için yaratılmış ve bu dünyaya gelmiştir. Bu öncelikle insan, hayvan ve doğada ne varsa hepsi böyledir. En önemlisi de bu mevcudatta ne varsa hepsi insan için, insanlar da Allah için yaratılmışlardır.

Zariat Suresi 56. Ayet: “Ben Azimüşşan Ulu Allah cc. hazretleri; cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan, yani insanlardan rızık istemiyorum. Beni duyurmalarını da istemiyorum. Şüphesiz sizlere rızık veren sonsuz güç ve kuvvet sahibi olan ulu Allah’tır.” buyurmaktadır.

Casiye Suresinin 13. ayetinde ise; “O yüce Allah cc göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi tarafından bir ihsan, iyilik olsun diye sizlerin emrinize vermiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler ve hikmetler vardır.” buyurmak suretiyle kainatta ne varsa hepsinin insan için yaratıldığını bildirmiştir.

Peki, yüce Allah bunca nimetlerine karşılık bizlerden ne istiyor...

*

Yüce Allah, olmazsa olmaz derecede kulluk, Allah’ı bilmek, ona iman etmek ve bu inancımızın gereği olan sorumluluklarımızı yerine getirmemizi istiyor. Bunların karşılığında da geçici dünya ve ebedi ahiret saadet ve mutluluğu vaad ediyor. Allah’ın varlığı, birliği ve bütün noksan sıfatlardan arınmış tam sıfatlarla mutassıf olduğu asla inkarı mümkün olunamayan bir gerçektir. Öyle ise, inancımızın gereğini yerine getirmek, inancımız gibi emrolunduğumuz gibi yaşamak farz oluyor.

*

Kainatta ne varsa, canlı cansız, hayvanat, haşarat, tüm bitkiler, ağaçlar, taşlar, toprak ve kullar, tüm varlıklar Allah’ı kendi dilleri ve lisanları, halleri ile tesbih ederler. Bu Allah’ın bir emri ve ayetidir.

İsra Suresi 44. ayet, sh 285’te; “Kainatta hiçbir varlık yoktur ki, ulu Allah’ı kendi lisanı ile tesbih edip anmasın. Fakat onların tesbihlerini sizler anlayamazsınız” buyurmak suretiyle mevcudattaki varlıkların hepsinin Allah’a ibadet ettiklerini yüce Allah bizlere böyle bildiriyor.

Şimdi düşünelim; yerdeki karınca, gökteki yıldız, yağmur ve şimşek, daldaki yaprak, yerdeki toprak Allah’ı anarak ona kulluk ederken, akıl, idark, vicdan ve izan sahibi insan daha çok Allah’a inanmalı ve onu anmalı değil mi? Veya, dağdaki canavarla Allah’ı tesbih ederken, en yüce varlık şerefli insan nasıl isyan eder, nasıl insanlık şerefini ayaklar altına alabilir. Öyle değil mi? İnsanın şerefi Allah’a olan inancı ile ölçülür.

*

Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanabilmek, yüce yaradanımızın bizlere yüklediği ilahi emirleri yerine getirmekle mümkündür. Bu vazifeler ise; kendimize, ailemize, çevremize ve topluma, toplumlara, devletimize ve milletimize karşı sorumlu olduğumuz vazifelerle, rabbimize karşı olan sonsuz nimetlerin karşılığı olan şükürler ve bizlere farz kılınan ibadetler, önderimiz ve rehberimiz olan Hz. Muhammed SAV.in yolundan, izinden ayrılmadan onun yüce ahlakı üzere yaşamaktır. Bütün bunların, İslami ve insani görevleri yapmanın karşılığı ise dünyada geçici de olsa dünya saadeti ve ahirette ise ebedi cennet ve cemalüllaha ulaşmak ve kavuşmaktır.

Elbette ki bunlar kuru lafla olan işler değildir. Sarsılmaz bir iman, o imanın gereği olan hak, adalet, ibadet, ahlak ve fazilet üzere bilfiil yaşamaktır. Allah’a gerçek kul olmaktır.

Şimdi, geriye dönüp bir baktığımızda ne görüyoruz; Kutsal Ramazan ayından yeni çıktık. Orucumuzu tuttuk, namazımızı, teravihimizi kıldık, elimizden geldiğince gücümüz nisbetinde hayır ve hasenatımızı da yaptık. Allah kabul etsin. İnşaallah.

*

Bu noktada bir hususu gözardı etmememiz lazımdır. O da şudu; Koskoca Ramazan-ı Şerif’i geride bıraktık dedik. Allah için elimizden geleni yaptık. Bunun değerlendirmesini yüce Allah cc hazretleri yapacaktır. Şu anda inanan da inanmayan da, itaat eden de etmeyen de, ibadet eden de isyan eden de görünürde şeklen aynı elbisenin içinde. Herkes aynı gibi zannediliyor. Ama aslen öyle mi, hayır. Hiçbir zaman iyilikle kötülük, günahla sevap bir olmaz. Çünkü bu, ulu Allah’ın adaletine sığmaz. Öyle olsaydı, bu dünyaya gelmemizin hiçbir anlamı kalmazdı. Bin derecede yanan ateş fırınının karşısında susuzluktan dili damağı kuruyarak orucunu zor şartlar altında tutan bir müminle, hiçbir mazereti yokken orucunu terk edenin bir olmasının yüce Allah’ın adaletinde yeri yoktur. Bunlar birgün gelecek mahşerde-mizanda kilo kilo değil, gram gram gözlerimizin önünde tartılacak ve ölçülecektir ve hiçbir kimse bir soluk bir nefesinin bile hesabını vermeden bir milim yerinden ayrılamayacak ve ilahi adaletten hiç kimse kurtulamayacaktır. Onun için bütün değerlendirmelerimizi, çalışmalarımızı, ibadetlerimizin ifasını bu gerçeği gözönünde bulundurarak yapmamız gerekmektedir. Çünkü hepimizi mahşere, mizana, sırata, cennete, cehenneme yani kabire taşıyacak olan ölüm gerçeği vardır. Ölüm varsa ahiret vardır. Hepsi vardır. Dünyada ölümden kurtulan hiçbir canlı görülmemiştir.

Ölüm demez yiğit koca

Gelir birgün ya bir gece

Eli kefenli bir yüce (hoca)

Soyar tenin demedim mi?

Demedim mi demedim mi

Ey gönül sana söylemedim mi

Gönül kuşu yuvasından

Uçar bir gün demedim mi.

*

Yüce Allah buyurur ki; “Hiçbir zaman iyilikle kötülük bir, eşit olamaz. Kötülükleri iyilikle def ediniz.” Fussilet suresi 34. ayet.

Hiçbir hareket sorumluluktan kurtulamaz. Hepsinin hesabı vardır. Unutmayalım. Bütün iyilikler, güzellikler, sıhhat ve afiyetler bizlerin olsun. Bütün fenalıklar üzerimizden def olsun. Amin.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol