“Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk soruşturması yaşandı”

17 Aralık'ta Türkiye’nin "yolsuzluk operasyonuyla" yeni bir güne uyandığını ifade eden Alper, “Bu gün gecesiyle de gündüzüyle de çok ama çok uzun olan bir gündü. Yaklaşık 12 yıllık iktidarında her fırsatta yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele ettiğini ve edeceğini övünerek anlatan AKP iktidarı, Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk soruşturmasıyla çalkalandı” şeklinde konuştu.

“Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk soruşturması yaşandı”

17 Aralık'ta Türkiye’nin "yolsuzluk operasyonuyla" yeni bir güne uyandığını ifade eden Alper, “Bu gün gecesiyle de gündüzüyle de çok ama çok uzun olan bir gündü. Yaklaşık 12 yıllık iktidarında her fırsatta yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele ettiğini ve edeceğini övünerek anlatan AKP iktidarı, Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk soruşturmasıyla çalkalandı” şeklinde konuştu.

02 Mart 2014 Pazar 21:21
“Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk soruşturması yaşandı”
Büro Emekçileri Sendikası (BES) Çorum Şube Başkanı Ertuğrul Alper, KESK ve bağlı sendikalarının geçen dönemi değerlendirmek ve önümüzdeki dönemin planlarını ve kararlarını almak üzere kongre sürecine girdiğini bildirdi.

AKP'nin toplumun muhalif kesimlerine yönelik baskı ve otoritesini artırdığı, işsizliğin, yoksulluğun, yolsuzluğun, haksızlığın, her geçen gün arttığı bir dönemden geçtiklerini ifade eden Alper, “Gezi Parkı direnişiyle zirveye çıkan AKP'nin uyguladığı acımasız ve orantısız güç sonucunda 6 gencimizin ölümüne neden olan iktidar, alelacele aldığı kararlarla faşist yönetimleri aratmayacak baskılar uyguladı. Bu baskılar direnişi sonlandırmak yerine alevlendirdi. Meşru ve insani talepler üzerine oluşturulan tepki halk tarafından sahiplenilince, dini duyguları suiistimal edilen senaryolar devreye sokuldu” dedi. Bunların benzerlerini Çorum ve Maraş olaylarında da gördüklerini kaydeden Alper, konuşmasında şunları dile getirdi:

“Bunlardan birisi Bezmialem Camii'ne bira şişesinin konulması ve Başbakan’ın ağzından "camide içki içtiler, ayakkabıyla girdiler, kutsallarımıza hakaret etiler" iddiasıydı. Devletin hazırladığı raporda bira içildiğine dair herhangi bir bulguya rastlanmadığı gibi camide içki içildiğine dair bir görüntü de olmamıştı. Cami imamının ifadesi de bu iddiaları yalanlıyordu. Yapılan incelemeler sonucunda Başbakan'ın doğru söylemediği ortaya çıkmıştı.

Başka bir senaryo ise Kabataş hadisesiydi. Yine Başbakan'ın iddialarına göre AKP'de siyaset yapan birinin başörtülü gelini onlarca insanın sözüm ona çirkin saldırılarına maruz kalmış, darp edilmiş, yerlerde sürüklenmişti. Olay anı görüntülerinin de ellerinde olduğunu söyleyenler, Başbakanın "insanlık dışı" diye anlattığı Kabataş vakasının görüntülerini bir türlü yayınlamadı. Olaydan aylar sonra söz konusu görüntüleri ortaya çıkınca, aslında bir darp ya da iddia edildiği gibi bir saldırı olayının gerçekleşmediğini gördük. Bu yalan da deşifre olduktan sonra Başbakan bu sefer "elimizde adli tıp raporu var, o raporu nerenize koyacaksınız?" dedi. Adli tıp raporu basına yansıyınca gördük ki orada da vahim saldırıyı kanıtlayacak bir şey yok.

Bu yalanlar böyle uzayıp gidiyor.

Adolf Hitlerin kendi deneyimlerinden yola çıkarak söylediği bir sözü hatırlamakta fayda var:"Eğer bir yalanı yeterince uzun, yeterince gürültülü ve yeterince sık söylerseniz insanlar inanır, insanları bir yalana inandırmanın sırrı, yalanı sürekli tekrar etmektir. Sadece tekrar, tekrar ve tekrar söyleyin." Başbakan bunu sürekli yapıyor zaten.

17 Aralık sürecine baktığımızda da durumun farklı olmadığını görüyoruz.

17 Aralık'ta Türkiye "yolsuzluk operasyonuyla" yeni bir güne uyandı. Bu gün gecesiyle de gündüzüyle de çok ama çok uzun olan bir gündü. Yaklaşık 12 yıllık iktidarında her fırsatta yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele ettiğini ve edeceğini övünerek anlatan AKP iktidarı, Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk soruşturmasıyla çalkalandı. Kabineden dört bakanın ve oğullarının adı bu yolsuzluk dosyasına girip, bakan oğulları ve AKP'nin överek atadığı bazı üst düzey bürokratların gözaltına alınması, Türkiye'de bir anda taşları yerinden oynatıp deyim yerindeyse çok şiddetli bir deprem yarattı.

Baskın yemenin şokunu atlatamayan iktidar, ortaya çıkan bilgi ve belgelerle neye uğradığını şaşırarak, psikolojik bir refleksle canını yakan, yakılmasına göz yuman, haber vermeyen, uyarmadığını düşündüğü ne kadar kişi ve kurum varsa kendilerince ihanete uğradıklarına inanıp onlara saldırmaya başladı. Hangi dönemde olursa olsun sıkıştığını gören her iktidarın söylediği tanıdık bildik şarkı söylenmeye başlandı. Bu iç ve dış mihrakların oyunudur. Devlet içinde devlet var. En kısa zamanda bunları açıklayıp kanun önüne çıkaracağız...diyorlar ama sadece kendileri ile bakan oğulları ve yandaşlarını aklıyorlar, bu zamana kadar ortaya çıkan hiçbir şey yok.

Türkiye zaten bir yolsuzluklar cumhuriyetidir. Devlet için sıkça kullandığımız 'Devletin malı deniz, yemeyen domuz' sözü bizim politik kültürümüzün bir yanını en veciz şekilde ifade etmektedir. Yolsuzluklar ve kara parayla ilgili bütün uluslararası sıralamalarda Türkiye'nin üstlerde yer almasının nereden kaynaklandığına bir bakalım isterseniz!

1960 ve 70'lerin Süleyman Demirel döneminde veya 1980 ve 90'ların Turgut Özal döneminde yolsuzlukların haddi hesabı yoktur. Kapitalist büyüme modeli hangi sektörler üzerinden işliyorsa, o dönemin yolsuzlukları ve rüşvet çarkları da o sektör üzerinden gelişir. Bu, işin kuralı olarak görülmektedir.

Elbette ki, yolsuzluklara karşı sessiz ve suskun kalınamaz. Kim yapıyorsa, adalet önünde hesap vermesi için mücadele edilmelidir.

Yolsuzluk, hırsızlık AKP'nin, hiçbir kural, hiçbir değer tanımadan, piyasa ideolojisini ve neoliberalizmi etkin hale getirmek için izlediği siyasetin sonuçlarından biri. Bu nedenle sadece AKP'nin değil, AKP eliyle sürdürülen neoliberal politikaların da sonuna gelindiğinin işareti bu son gelişmeler, AKP'nin ekonomik ve sosyal politika tercihleri toplumun bütün kesimlerini, ama en çok da emeği, hedef haline getirdi. En çok yoksullaşan, en çok güvenceden yoksun hale gelen, en çok hak kaybına uğrayan kesimlerin başında emekçiler geliyor. Bırakalım başka tarafını, sadece bu nedenle bile yolsuzluk meselesinde tutum almak, yeri yerinden oynatmak herkesten çok biz emekçilere ve üyesi bulunduğumuz sendikalara düşmektedir.

Özgür, eşitlikçi, barışçı, demokratik bir ülkede yaşamak, çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakmak için Tüm emekçilerin ve halkın bu gidişe dur demesinin ve köklü bir müdahalede bulunmasının zamanı gelmiş ve hatta bence geçmektedir.”
(Taner ŞİMŞEK)

Son Güncelleme: 02.03.2014 21:29