İkinci Dünya Harbi’nin sonuna doğru, Türkiye’nin Almanya’ya harp ilan etmesi üzerine, Hitler rejiminden kaçarak İstanbul’a sığınmış Alman uyrukluların tamamı, Anadolu’nun birkaç il merkezine, zorunlu ikamete sevkedildiler. Bu illerden biri de Çorum’du. Yüz kişiden fazlaydılar, sanırım. Aralarında, her yaştan, her meslekten kadın ve erkek vardı. Çorum’da 2 yıl kaldıktan sonra, savaş bitince, ülkelerine veya diledikleri yere gittiler...
O dönemde ben, 14-15 yaşımda, Bursa’da yatılı olarak okuyan bir lise talebesiydim. Yaz tatilinde Çorum’da kaldığım sınırlı sürelerde, onları az da olsa tanımak ve tanışmak imkânım oldu. Enterne Almanların Çorum’un sosyal ve ekonomik hayatına pek çok değişiklik getirdiğini söyleyebilirim:
Kendilerinin herhangi bir hizmet veya ürün üretip satmaları yasaktı. Sadece tüketici idiler. İhtiyaçlarını Çorum’dan sağlamak durumundaydılar. Ev kirası dahil, her türlü harcamalarının kaynağı neydi, bilmiyorum. Ama Çorum’un ekonomisine önemli bir katkı yaptıkları kesin. Devletimizden yardım aldıkları da...
-Ev kiraları yükseldi... Onların oturabileceği asgari standardda ev düzenlemeleri çoğaldı.
-Her ihtiyaçlarını, Çorum’un çarşı-pazarından sağlıyorlardı. Ama Çorum’lu gibi değil, Alman gibi seçerek, özel siparişlerle ürettirerek, Alman gibi yaşıyorlardı.
-Kasaplara kasaplık öğrettiler. Kemikli iri parça et yerine, kuşbaşı, pirzola, biftek, kıyma, bonfile ayrımlarını gösterdiler.
-Alman hanımlar, Türk hanımlarla yakın dostluklar kurdular. Kadınlarımız bu dostluklarda hep öncü idi. Karşılıklı olarak ev ekonomisi, hijyen, yemek, giyim, ikram konularında yarıştılar.
-Erkekler de bazı ilişkiler kurabildiler, ama hanımlar kadar başarılı olamıyorlardı. Her iki tarafın erkekleri de girgin değillerdi.
-Aralarında özel olarak Almanca, İngilizce ve Fransızca “özel” ders verenler vardı.
-Tıp doktoru olan bir Alman, yasak olduğu halde gizlice hasta kabul edebiliyordu. Hatta Türk doktorlardan daha çok rağbet görüyordu. Hasta olan eşini veya kızını, erkek doktora götürmekten çekinen Çorumlu, gece karanlığında Alman doktora götürüyordu...
Kısa yaz tatilim boyunca, bir Almandan Fransızca dersi almamı sağlamıştı babam. Sanırım çok da ucuzdu. Ders günü ve saatleri dışında da beraberce çevreyi dolaşmak, bol bol konuşmak şansını da veriyordu. Bu, benden çok Alman’ı mutlu ediyordu. Ben de kültür alışverişi yapmış oluyor, hem de doğa yürüyüşü alışkanlığına sahip oluyordum.
Enterne Almanların, Çorum kültür ve ekonomisine etkilerini daha güçlü değerlendirmek gerekir kanısındayım. Benim bu değerlendirmelerim, 14-15 yaşındaki bir çocuğun (!) müşahadelerine dayalı.
Bu arada şahidi olduğum bir olayı da anlatayım:
Sıcak bir yaz günü, öğleden sonrası...
Bir enterne Alman kadın, vekaletname yaptırmak için noterliğe gelmişti. Noter, babamdı. Türkçe-Almanca iki yönlü bir vekaletname yapabilmek için, yasal olarak, yeminli bir tercümana ihtiyaç vardı. Babam, enterne Almanlardan Prof. Klein’i yeminli tercümanlık için çağırttı. Prof. Klein, dünya çapında dil ve tarih bilgini idi. Türkçe ve Osmanlıcaya olağanüstü hakimdi.
Noterlikte arkada özel büroda Herr Klein’i ben ağırlıyordum. İşlem sırası gelince, salona geçip Alman hanımın dilediği vekaletnameyi yaptılar ve babamla beraber arka özel odaya geldiler. Çok güzel bir sohbet başladı aralarında. 1930’larda Atatürk’ün dil ve yazı devrimi için çalışmalarında ve de Dolmabahçe Sarayında yapılan beynelmilel (uluslararası) yazı kongresinde yetkili delege olarak bulunmuştu. Eskimiş çantasından ortaya döktüğü fotoğraflar, belgeler ve kitaplarla gösteriyordu ki, Orta Asya Orhun anıtlarını incelemiş ve o yazıyı okumayı başarmıştı. Dil kongresinde yeni Türkçe alfabe için ısrarla Orhun Türklerinin alfabesinin kabul edilmesini istemişti. Ama Atatürk, Latin alfabesinde ısrar etmiş. (Çok da iyi etmiş tabii.)
Konu kültür ve tarih olunca babam ile Herr Klein’in bu mülakatı bitmek bilmiyordu. Ben de yanlarında meraklı-şahit idim.
Prof. Klein, babamın salona her geçişinde, külüstür çantasından el çabukluğu ile kocaman bir kolonya şişesi çıkarıp, kafaya dikiyor, lıkır lıkır içiyordu.
Böylece saatler geçti, sohbet zirveye ulaştı. Ama Herr Profesör artık iyice sarhoş olmuştu. Uzun boyu ile ayakta duramıyordu.
Bir faytonla onu evine yolladık...

1940’lı yıllarda “bağ kaynatma”…Sungur Tekin Sabuncuoğlu, bu fotoğrafın arkasına, “Annem Vesile, ben, Nesime abla, kızı ve Mete…” diye yazmış…

Bu fotoğrafın arkasına “Şubat 1950” tarihi düşülmüş…Ve şu yazı: “Babam, annem, Hafız Tevfik Amcam, ben Sungur, Vehbi ve Mete…”

Yıl 1946…O dönemde Çorum’da bağ sahibi hemen her ailenin bir eşek arabası vardı. Bağa bu arabayla gidilir-gelinirdi. Ailenin gençleri de, üzüm ve elma keyfi yaparken bu pozu vermişler…

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner155