İki gün üst üste İzmir’i ve İzmirliyi anlattım sizlere.

Ve elbet, sadece gönlümdeki, yüreğimdeki, beynimdeki İzmir’i…

Görmek istediğim, olmasını istediğim İzmir’i ve İzmirliyi anlattım.

Ama bu gidişimde başka şeyler de gördüm.

Üzüldüm.

Yolum, gençlik yıllarımın unutulmaz anılarına tanık olan İzmir’in simge mekânlarından Asansör’e düştü.

Bilen bilir, doyumsuz manzarası olan tarihi bir mekândır burası.

İspanya’daki engizisyon baskısından kaçarak Osmanlı Devleti’ne sığınan Musevilerin, 18.yüzyıl başında, İzmir’in Karataş Semti civarında geliştirdikleri yaşamlarının bir ürünüdür bu mekân.

İnşaatı ile birlikte İzmir’in simge mekânlarından biri haline gelen bu mekâna adını veren asansör(ler) Musevi İş Adamı Nesim Levi tarafından; İtalya ve Fransa’dan getirtilen mühendisler tarafından yaptırılmıştır.

Bu bölgenin topoğrafik yapısını aşmak amacıyla inşa edilen Asansör(ler), 58 metre yüksekliğindedir.

İnsanları, Mithatpaşa Caddesi’nden Halil Rıfat Paşa Semtine 155 basamaklı dik bir merdivenle çıkma sıkıntısından kurtaran; başlangıçta su ile çalışan bu Asansör, çok daha sonraları İzmir Belediyesi tarafından aslı bozulmadan yeniden restore edilmiş, elektrikle çalışır hale getirilmiştir.

İzmir’in çok kültürlü yaşam tarzının anıtsal bir simgesi olan bu mekân; hem İzmirlilerin hem de İzmir’e gelen konukların uğrak yeridir.

Mekâna gelenler, mekânda bulunan iki ayrı restoran ve kafede, İzmir’in doyumsuz güzelliğini izleyerek yemeklerini yer, içkilerini ve çaylarını yudumlarlar.

... ...

O gün ben de öyle yaparım umuduyla çıktım bu mekâna ama yediğim, içtiğim her bir şey boğazıma oturdu.

Oturdu çünkü o tarihi asansörün duvarlarının (resimdeki) halini gördüm, kahroldum.

Kahrolmakla da kalmadım, tek bir kare boş yer kalmamış o duvara, (hâlâ) batasıca adını ya da aptalca bir zırvalığı yazmaya çalışan duvar sapıklarından birisiyle kavga ettim.

* * *

Utanıyor insan...

Ve de üzülüyor...

Çünkü tarihi mekânlarımızın büyük bölümü bu durumda.

Alanya Kalesi’nden, Damlataş Mağarası’ndan başlayın, Efes Harabeleri’ne Truva Harabelerine kadar yurdumuzun her bir yöresindeki asırlık eserlerin üzerinde, bu sapıkların, aptalca ve de sapıkça duygularla kirlettikleri pislikler göze çarpıyor.

* * *

Şunu merak ediyorum; bu nasıl bir duygu, bu nasıl bir görgü, nasıl bir zevk, nasıl bir doyum?

Bizim insanımız, bizim çocuklarımız niye böyle?

O duvarları öyle ya da böyle, o aptal yazılarla kirletmek nasıl bir doyum sağlıyor bu zavallılara?

Bu bizim annelerimiz, babalarımız, öğretmenlerimiz; çocuklarına ve öğrencilerine bu tür davranışların bir sapkınlık olduğunu hiç anlatmaz mı?

Okullarda bu konulara hiç değinilmez mi?

Gerek aile içinde, gerek okullarda, bu tür konuların eğitimi hiç verilmez mi?

Nasıl kadir kıymet bilmez bir toplumuz biz böyle...

Ne kadar çok görgüsüz, diplomalı/diplomasız cahilimiz var...

... ...

O gün orada, tek bir boş kare kalmamış o duvara tecavüz etmek üzere boş bir yer bulmak için tırmanmaya çalışan o genci, orada bulunan turistler şaşkın bir vaziyette birbirlerine gösterip, fotoğraf makineleriyle görüntülerlerken, ben yerin dibine geçtim.

O ruh haliyle de müdahale etme gereğini duydum; tatsızlık oldu.

Sözün özü; büyüğümüzle, küçüğümüzle, kadir kıymet bilmeyen, görgüsüz bir toplumuz.

Üzülüyor insan.

O gün orada, o turistlerin küçümseyen o bakışları, hiç silinmiyor belleğimden...

Nasıl da şaşkın, nasıl da acır gibi bakıyorlardı.

Sadece o sapığa değil; hem o sapığa, hem o sapığı izleyen orada bulunanlara....