Hak, hukukun koruduğu menfaat demektir.

İnsana, insan olduğu için; diline, dinine, ırkına, cinsiyetine, milliyetine, sosyal statüsüne, rengine ve yaşadığı coğrafyaya bakılmaksızın, tanınan haklara da "insan hakları " denir. Başka bir deyimle insan hakları; “insanın sahip olduğu özgürlüklerin” belirgin ve kullanılabilir hale gelmesi şeklinde de tanımlanabilir.

Hukukçuların filozofların ve diğer sosyal bilimcilerin insan haklarına getirdiği çeşitli tanımlar varsa da, bu tanımlar onların dünya görüşlerinin ve bakış açılarının özeti halindedir.

İslami telakkiye göre, bütün haklar Allah'ın İrade-i Külliyesine dayanır. Bütün insan hakları Allah'ın insana ihsanıdır, ikramıdır, bağışıdır,

İslam da insan hakları ve hürriyetleri, Kur'an-ı Kerimin ayetleri ve Peygamber Efendimizin; hadisleri, açıklamaları ve uygulamalarıyla belirlenmiştir.

İnsan Hakları hemen dinin tebliği ile başlamıştır. Bu itibarla Kur' an-ı Kerim, temel insan haklarını tebliğ ve tescil etmek, insana hak ettiği değeri yeniden kazandırmak için gönderilmiştir.

Peygamber (s.av)’in; insan hak ve hürriyetlerinin temeli olan eşitlik, kardeşlik, hürriyet, adalet, hakkaniyet, can güvenliği, mülkiyet hakkı, şeref ve haysiyetin korunması, aile ve kadın hakları, görev sorumluluk ve diğer ekonomik ve sosyal hakları tespit ve ilan ettiği “Veda Hutbesi”, insanlık tarihinin günümüzdeki anlamı ile ilk “İnsan Hakları Beyannamesi” niteliğindedir.

Ayrıca Kur’an-ı kerimin muhtelif ayetlerinde, insan hak ve hürriyetlerinden bahsedilmiş, İsra suresinin 23 ile 39. Ayetleri arasında da bu hak ve hürriyetlere topluca yer verilmiştir.

Yani İslam dininin getirdiği medeniyette, “İnsan Hakları ve Temel Hürriyetlerin” mazisi, on beş asır öncesine, yani “ Asrı Saadet” e dayanmaktadır.

Mısır valisinin oğlunun babasının nüfuzuna dayanarak halka baskı uyguladığını öğrenen Halife Hz. Ömer valiyi uyarmış, “ Anaların hür doğurduklarını ne zamandan beri köleleştirdiniz” diyerek azarlamıştır. Çünkü Hz. Ömer, alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin okulunda okumuş, insana gösterilmesi gereken saygıyı bizzat Ondan öğrenmiştir.

İslam dininde; hür olarak doğmuş insanın, bir başkası tarafından köleleştirilmesi, insanın iradesini nefsinin arzularına bırakarak onun tahakkümüne girmesi ve kendisini köleleştirmesi de, insan onuruna yakışmayacağı için kesinlikle kabul edilmez.

Batıda insan hakları açısından İlk gelişme, 1215 tarihinde “Mağna Carta” dan itibaren ilan edilen bildirgelerdir. Ayrıca 1789 yılında Fransa'da yayınlanan “İnsan Hakları Bildirisi,” Batıda insan haklarının kazanılmasında en önemli aşamalardan birini teşkil eder. Fransız devrimi özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerini, Dünyaya ilan etmiştir.

1948 yılında Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilen "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi" ise, insan hakları konusunda dünyada atılan ileri ve en kapsamlı adımdır. Bu beyanname ile insan hak ve hukuku uluslararası bir nitelik kazanmıştır. Yani batıda insan hakları yarım yüzyıllık maziye sahiptir.

Bugün Dünyada bir Avrupa merkezlilik vardır. Yani, Dünyanın her şeyinin Avrupalı değerler esas (temel) kabul edilerek yorumlandığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu nedenle insan hakları batının değer yargıları ve menfaatlerine göre endekslenmiştir, ayarlanmıştır.

Batılılar her konuda olduğu gibi insan Hakları "konusunda da çifte standart uygulamaktadırlar, onlar için önemli olan kendi mensuplarının hak ve özgürlüklerdir.

Bu gün batılı, kendi değer yargılarına ve çıkarlarına dokunulmadığı takdirde, insan hakları meselesini rahatlıkla unutabilmektedir.”Bosnahersek’te, Azerbaycan'da, Çeçenistan'da Balkanlar, Körfez savaşında, Somali'de, Eritre'de, Filistin'de, Afganistan’da, Irakta ve son olarak da Suriye’de görüldüğü gibi."

Konuya Din ve Vicdan özgürlüğü açısından baktığımız zaman, İslam dini ve İslam medeniyeti ile, Hıristiyanlık, Yahudilik ve batı medeniyetleri arasında ki, din ve vicdan özgürlüğü anlayışlarını ve uygulamalarını mukayeseye imkanı verdiği gibi, İslam’ın bu konudaki genel çizgisini de koyucu nitelikte olacaktır.

Bir zamanlar İspanya'da Endülüs Emevi Devleti vardı. Burada kalabalık bir Müslüman nüfus ve büyük bir İslam Medeniyeti mevcuttu. Endülüs Emevi Devleti yıkıldıktan sonra başlayan, Müslüman katliamlarından sonra geriye hiçbir Müslüman kalmamış, Endülüs İslam medeniyeti de hak ile yeksan olmuş, yerlerinde hiçbir iz ve emare bırakılmamıştır.

Halbuki, asırlarca Müslümanların hakimiyeti altında kalmış olan Balkanlarda, Mısır'da, Kuzey Afrika'da, Lübnan'da ve başka bir çok ülkede hala gayr-i Müslim nüfus bulunmakta, hiç bir baskı, göçe zorlama ve din değiştirme politikasına maruz kalmadan, din ve vicdan özgürlüğü içerisinde yaşamaktadırlar. Buralarda ve benzer yerlerde yaşayan azınlıklar; ana dillerini unutmamış, inancından ayrılmamış, hatta örf adet ve geleneklerini de serbestçe yaşatabilmişlerdir.

(SÜRECEK)

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner155