Anasayfa
Prev   Next   Pause   Play     Scroll   Fade   ScrollFade
ÇANAKKALE VE ULUSAL BİLİNÇ Yazdır E-posta
27 02 2007
Bugün hayattaysak, yaşıyor, soluk alıyorsak; sıcak yataklarımızda uyuyor, kapımızı çalanın kim olduğunu biliyor, kapımızı korkmadan açıyorsak; bunu, başta Ulu Önder Büyük Atatürk olmak üzere, tüm şehit ve gazilerimize borçluyuz.
Bu temel ulusal bilinci; her anne, her baba, özellikle her öğretmen, çocuklarımıza vermek zorundadır.
Bu en basit vefa duygusunu bile çocuklarına aşılamaktan aciz anneye(!), anne; babaya(!) baba; öğretmene(!) de öğretmen denmez. 
Onlara “ne denir?” in takdirini   sizlere bırakıyorum.
* * *
Alanya Gazeteciler Cemiyeti, geçtiğimiz hafta içersinde, gezici “Çanakkale Savaş Eserleri Sergisi”ni Alanya’ya getirtip, sergiletti.
Sergiyi gezip, etkilenmemek, duygulanmamak mümkün değil.
Ben de etkilendim.
Havada çarpışarak iç içe geçen mermileri görünce de göz yaşlarımı tutamadım.
Sergi çıkışında, duygularımı yazmam için, Serginin Anı Defterini tutuşturdular elime.
Başkaları ne yazmış diye, defterin sayfalarını karıştırınca, kanım dondu birden.
Defterin bazı sayfalarının, abuk yazılarla kirletilmiş olduğunu gördüm. O yazıları okudukça da daraldım, sıkıldım, bunaldım.
Belli ki o yazıları, öğretmenlerinin dayatmasıyla sergiyi gezmeye gelen liseli gençlerimiz yazmıştı.
Kanımı donduran, eli yüzü en düzgün yazılardan biri; “...Bizi buraya bira içeceğiz diye getirdiler ama burada bira yok!” biçiminde bir yazıydı.
“Vah benim gençliğim” diye inledim o an. “Bu hale mi getirdiler seni” diye de yerindim.
* * *
Biz insanlarımızı eğitmesini, yetiştirmesini bilmiyoruz Sevgili Okurlarım.
Tüm sıkıntılarımızın, tüm açmazlarımızın nedeni bu.
Toplumumuzun tüm değer yargıları çatırdıyor.
Ve bizler... Annelerimizle, babalarımızla, aile büyüklerimizle ve en acısı öğretmenlerimizle;   çatırdayan değer yargılarımızı, film izler gibi izliyoruz.
Yazıma konu ettiğim o zırvalıkları yazanlar, aslında “aldıkları eğitimlerini” yansıtmışlar, anı Defterine. Çok da kızmamak lazım onlara.
Ancak bir şeyi merak ettim. Bu abuk yazılardan haberdar edilen öğretmenlerimizin, tepkileri ne oldu acaba?
Öğrencilerini karşılarına alıp, ne söylediler? Ya da bir şeyler söyleme sorumluluğunu duyumsadılar mı?
O grup ya da gruplarda bulunan öğrencilerin anneleri, babaları, varsa dedeleri ne yaptı? Çocuklarını sorgu sual ettiler mi? Karşılarına alıp konuştular mı?
O yazıyı ya da o tür yazıları yazan öğrencilerin kim ya da kimler olduğu saptandıysa eğer; o öğrencilerin anneleri, babaları, varsa dedeleri, ( az biraz da olsa) suçu kendilerinde aradı mı?
* * *
Biz çocuklarımızı, insanlarımızı eğitmiyoruz. Eğitemiyoruz.
Bir okurum, Japonların, bu eğitimi nasıl yaptığına ilişkin bir ıyışkı (e.mail) göndermiş.
Okudum ve etkilendim. Buyurun siz de okuyun.
* * *
Rahmetli Turgut Özal’ın Başbakan, Vehbi Dinçerler’in de Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemde, ülkemizin bazı bölgelerinde araştırma ve incelemeler yapmak üzere, Japonya’dan, eğitim uzmanlarından oluşan bir kurul gelir.
Kurul üyeleri, ülkemizden ayrılmadan bir gün önce de Milli eğitim Bakanlığında yapılan toplantıda gözlemlerini aktarır.
Kurul üyeleri, bizimkilere, “Sizin çocuklarınızda ulusal bilinç yok...” der, damdan düşer gibi.
Bizimkiler şaşırır ama yanıt vermezler, ne de olsa karşılarındaki insanlar konuktur.
Kurul üyeleri konuşmalarını sürdürür. “Oysa bizim çocuklarımızın damarlarındaki kan, ulusal duygumuzun kaynağıdır...” derler.
Bizimkiler sorar. “Peki siz, gençlerinize bu duyguları, bu bilinci nasıl aşılıyorsunuz?...”
Japon uzmanlar anlatmaya başlarlar.
“Biz çocuklarımıza ilkokula başlamadan ‘şok testler’ uygularız. Örneğin onları, uçak hızında giden trenlerimize bindirir, bir tur yaptırırız.
Çok katlı yollardan da geçen hızlı tren, onları şöyle bir sarsar.
Mini mini çocuklarımız, teknolojinin bu baş döndüren sonucunu görerek şok olurlar önce...
Bu şoktan sonra Hiroşima’ya götürürüz. (O bölge, Amerika tarafından atılan atom bombanın atıldığı haliyle aynen korunmaktadır.)
Bombalanmış bu bölge hakkında çocuklarımızı bilgilendirir; değil hayvan, bitkinin bile yeşermediği bu bölgeyi gezdirir ve onlara deriz ki; ‘Eğer sizler çalışmaz, sizden öncekileri geçmezseniz vatanınız, düşmanlarınız tarafından işte böyle bombalanır. Bu toprakları, aynen böyle hiçbir canlının yetişmeyeceği topraklar haline getirirler. Ama çalışırsanız , bindiğiniz trenleri bile geçecek yeni araçlar yaparsınız. Gerisi sizin bileceğiniz iş...’
Çocuklarımız bu bilgilendirmeyle de ikinci şoku yaşarlar ve bu yaşadıklarını ömürleri boyu unutmazlar.
Bizimkiler hayretler içerisinde sorarlar. “Günlerdir ülkemizi dolaşıyorsunuz. Bizimle ilgili gözlemleriniz nedir? Bizim de çocuklarımızın bilinçaltlarına kazıyabileceğimiz, onları eğitebileceğimiz bölgelerimiz var mı?”
Japonlar, “Elbette... Elbette var” derler. “Hem de bizimkinden çok daha önemli, çok daha çarpıcı, çok daha etkili ve de çok daha hüzünlü... Örneğin Çanakkale Savaşlarının yapıldığı bölgeniz... Bu bölgeniz, çocuklarınızın beyninde, ‘temel ulusal bilinç’ oluşturulacak, en yetkin görsel dershanelerden biri.
Bir metrekareye altı bin merminin düştüğü bir ortamda, ülkenizi savunuyor, bir olmazı olur kılıyorsunuz. Atalarınız, en son teknolojiye, en son donanıma meydan okuyarak, inancın gücünü kanıtlıyor. Üstelik de karşılarında tek bir düşman değil; sizin deyiminizle, yetmiş iki millet karşısına durmuş iken...”
* * *
Bunları anlatmış Japon eğitim uzmanları.
Elleri, dilleriyle de göstermişler; bizim göremediğimiz, ayırdına varamadığımız açık hava dershanesini. Ve de eğitmesini beceremediğimiz çocuklarımızı, nasıl eğitmemiz gerektiğini.
Yalnız bir şeyin ayırdına varamamış Japon uzmanlar.
Bizim çocuklarımızı; kendileri de çocukları gibi eğitimsiz ve bilinçsiz anneler, babalar, geçim sıkıntısı içersinde boğulmuş, canından bezmiş öğretmenler eğitiyor. Balık baştan kokuyor yani.
* * *
Eğitim inanç işidir, yürek işidir, sevda işidir. İçten, yürekten gelirse, duyumsanarak yapılırsa; eğitim, eğitim olur.
Çanakkale Savaşını, çocuklarınıza/öğrencilerinize anlatırken; (sırf anlatmış olmak için) “...1.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devletini ve Çanakkale Boğazını ele geçirmek isteyen İtilaf Devletlerine karşı kazanılmış bir savaştır...” diye ansiklopedik bir bilgi vererek de anlatabilirsiniz.
Ya da Japonların amaçladığı yöntem ve anlatım biçimiyle;
“Mermilerin havada çarpıştığı, metrekareye 6000 merminin düştüğü bir savaş ortamında; 55.000 şehit, 100.000 yaralı, 10.000 kayıp, 25.000 hastalıklı ölüm vererek; o günün koşullarında gücümüzün üç kat üzerinde bir insan gücüne ve teknolojiye karşı; yokluk, sefalet içersinde, kazanılmış bir zaferdir.
Metrekareye 6000 merminin düştüğü bir ortamda kazanılan bu zafer, bir azmin, bir inancın zaferidir.
Unutmayın!...
Metrekareye 6000 mermi!...
Metrekareye 6000 mermi!...
Metrekareye 6000 mermi!...”
Diye diye, gözlerinin içine baka baka, beyinlerinin içine girerek, onların ruhlarının derinliklerine inerek de bu olayı anlatabilirsiniz.
Öyle ya da böyle anlatılırsa, ne oluyor, yaşıyor ve görüyoruz.
Ülkemizi çok kötü günler bekliyor. Her zamankinden daha fazla, anne gibi annelere, baba gibi babalara, öğretmen gibi öğretmenleri gereksinimimiz var.                   
27 Şubat 2007 Salı
 
< Önceki   Sonraki >
 

ÜYE GİRİŞ / ÇIKIŞ






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

 

Gazete Oku

Son Eklenen 5 İlan

BAYAN MUHASEBE ELEMANI ALINACAKTIR
İş Verenler (21.11.2008)
KAPICI
İş Arayanlar (20.11.2008)
MAKİNACILAR ALINACAKTIR
İş Verenler (19.11.2008)
EVDE ÇOCUK BAKILIR
İş Arayanlar (18.11.2008)

 
= Fotoğraf Var

SİTE ZİYARETÇİLERİMİZ

Şuanda 36 misafir ve 2 üye bağlı
  • matadaf
  • pisagor

SİTE SAYFA SAYACI


Başlangıç 01.01.2007

RSS / XML

   Basın ve Yayın   Free Page Rank Tool

             

Ip Adresiniz: 38.103.63.55