Anasayfa arrow YAZARLAR arrow İSMAİL HABOĞLU arrow TARİHİ SORUYA NASIL YANIT VERİLMELİYDİ ?
Prev   Next   Pause   Play     Scroll   Fade   ScrollFade
TARİHİ SORUYA NASIL YANIT VERİLMELİYDİ ? Yazdır E-posta
20 02 2007
Dünkü “Tarihi soru, kaçırılan tarihi fırsat” adlı yazımda, “...En haklı olduğumuz konularda bile, kendimizi savunmasını beceremiyoruz. Maksatlı Batı’ya kendimizi anlatamıyoruz...” demiştim.
O yazımla ilgili, pek çok okur desteği aldım.
Okurlarım, bu görüşümden devinerek; anılan yazımda sözünü ettiğim, bir Yunan gazetecinin Sayın Başbakan’a (Amerika’da) sorduğu, “... Siz Kıbrıs’ta iki toplumlu, iki meclisli federe bir devlet istiyorsunuz da neden kendi ülkenizde bu görüşünüzü uygulamıyorsunuz?” sorusuna karşı, Başbakanın verdiği yanıta yoğunlaşmışlar.
Emekli öğretmen Suna Karduk Hanımefendi, özel ıyışkı bulunağıma gönderdiği iletisinde şöyle diyor.
“...Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Amerika’daki o basın toplantısını ben de izledim. O an, yazınızda yansıttığınız benzeri duyguları ben de yaşadım, aynı refleksi ben de gösterdim. Ben de aynı şeyleri düşündüm.
Yunan gazetecinin sorduğu soru, maksatlı maksatsız tüm Batılı toplumların kafasındaki soruydu. O fırsat kaçırılmamalı; tüm dünya medyasının odaklandığı o basın toplantısında, o soruya, bir Türk Başbakanı son derece ayrıntılı ve doyurucu bir yanıt vermeliydi.
Tüm dünya ve tüm maksatlı Batı, Türkiye’nin en etkili ve en yetkili ağzından; Ülkemizin üniter yapısından kaynaklanan, bölünmesi mümkün olmayan bütünlüğünü ve Anayasamızla vücut bulan; ‘Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan tüm yurttaşlarımıza Türk dendiğini...’ duymalıydı.
Sayın Başbakan, Kürt’lerin de Turan ırkından olduğunu, Ülkemizdeki Kürtlerle ayrımız gayrımız olmadığını, olamayacağını; ülkemizin en yüce makamlarına, Oğuz, Türkmen, Hazar, Yörük... kökenli Türkler olduğu kadar Kürt kökenli Türk yurttaşlarımızın da gelebildiğini; bu ülkenin tarihinde Kürt cumhurbaşkanı olduğu gibi, Kürt başbakanların, Kürt bakanların da olduğunu; tek tek , tane tane, sindire sindire, kulaklarına soka soka anlatmalı; bizim içimizdeki Turan soyundan gelen budunlarla olan ilişkilerimizle, Kıbrıs’taki Türk ve Rum toplumlarının ilişkilerinin, birbirleriyle   karıştırılmaması gerektiğini...” özenle vurgulamalıydı.
Ancak sizin de yazınızda belirttiğiniz gibi, ümmetçi öğretiyle beyni yıkanmış Sayın Başbakan; bu soruya hazırlıksız yakalandığından, Türklük ve Türk tarihiyle ilgili olarak da yeterince donanımlı olmadığından, soruyu tek tümceyle geçiştirmek zorunda kaldı.”
*  * *
Bir başka okurum, değerli büyüğüm Ayşen Karadeniz Hanımefendi de oldukça uzun iletisinde (özetle) şöyle diyor.
“... Sayın Başbakan, geçenlerde Türkiye’de 47 etnik grubun varlığından söz ediyordu. Sayın Başbakan, daha ‘etnik, etniklik, azınlık, mozaik’ gibi kavramların içeriğini bilmiyor.
Bir ‘mozaik’tir tutturuldu gidiyor. Sizin de yazınızda belirttiğiniz gibi; siyasilerimizin, aydınlarımızın(!), köşe yazarlarımızın, bürokratlarımızın büyük bölümü, bu tür kavramlardan bihaber.
Doğru söylüyorsunuz, bunlar ve de bizler ve de hepimiz... Ülkemizi maalesef tanımıyoruz. Eğitim sistemimiz, ülkemiz insanının yüzde 90’ını, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi yaptı.
Bu ülkenin insanı, doğu ve güneydoğu insanının tümünü Kürt; Karadeniz Bölgesinin insanının tümünü Laz sanıyor. Böyle bir şey olabilir mi? (...)Türkiye; cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde, ‘etnik bir mozaik’ olmamıştır. (...)
Bir ülkede etniklikten söz edilebilmesi için, etnik grupları toplam nüfusunun, ülke nüfusunun yüzde 35’ini oluşturması gerekir. Bu oran bilimsel bir kıstastır.
Bu ülkenin nüfusunun yüzde 90’ını bu toprakların asli sahipleri Türkler (Oğuz,Türkmen, Yörük...) oluşturur. Yine Turan soyundan gelen Kürt kardeşlerimizin oranı yüzde 6.76, Arapların oranı yüzde 1.08, Zaza kardeşlerimizin oranı yüzde 1.8, Çerkezlerin oranı yüzde 0.40, Lazların oranı yüzde 0.27, kalan diğer grupların oranı da yüzde 0.41 dir. (...)
Türkiye’de azınlık nüfusların belirlenmesinde kasıtlı olarak yanlış bilgi veriliyor. Biz de maalesef bu senaryolara inanıyor, anında karşı senaryolar yazıyoruz” diyor. (...)
* * *
Yazılarımı Almanya’dan izleyen Sevgili okurum Tunç Yalman Kardeşim de gönderdiği ileti de Dışişleri Bakanımız Sayın Abdullah Gül’ün (Amerika’da) kırdığı pota değinmiş.
Tunç Kardeşim de (özetle) şöyle diyor.
“... Evet... bizim toplum olarak en büyük hastalığımız; bilmediğimiz, anlamadığımız konularda bile ‘biliyormuş gibi, anlıyormuş gibi’ davranmamız.
Tamam bir siyasetçinin, bir devlet adamının her şeyi bilmesi mümkün değil. Danışmanlık kadroları da bu gerekçelerle tesis edilmiş makamlar.
Ama bizim siyasetçilerimiz, bu kadrolara bile kendisine danışmanlık yapabilecek kapasitede olanları değil, kendisine oy getirebilecek, vefa (!) ilişkisi olan kişileri getiriyorlar. (...)
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Amerika gezisinde (yanlış bilgilendirildiği için) tarihi bir gaf yaparak, ‘...Tehcir sırasında Osmanlı’nın Dışişleri Bakanı Gabriel Noradunkyan, Londra Büyükelçimiz de yine Ermeni kökenli bir yurttaşımız falancaydı... Soykırım varsa bunlar niye öldürülmedi de görevde tutuldu...’ dedi.
Oysa ertesi günü gazeteler çarşaf çarşaf yazdı ki; Osmanlı’nın hiçbir döneminde Londra Büyükelçiliğinde bir Ermeni bulunmamış. Dışişleri Bakanı olduğu söylenen Gabriel Noradunkyan adlı kişi de tehcirden iki buçuk yıl önce görevdeymiş.
Potun büyüklüğüne bakar mısınız?
Şimdi (sizin deyiminizle) Maksatlı Batı, bu işin doğrusunu öğrenince; ‘Bunların resmi sıfatlı Bakanları bile yalan söyler, değil ki tarihçileri söylemesin...’ demez mi. (...)
* * *
Anılan yazıma gelen destek iletilerinden sadece üçüne (özetleyerek) yer verebildim. Diğer okurlarım beni bağışlasın.
Gelen iletilerdeki ortak düşünce; “Millet olarak, ulus olarak, yakın ve uzak tarihimiz konusunda yeterince bilgi sahibi olmamamıza karşın, bilgi sahibi olma konusunda yeterince gayret göstermediğimiz” yönünde.
İletilerin ortak tümcesi de; “En haklı olduğumuz konularda bile, Maksatlı Dünyaya karşı, kendimizi anlatmayı beceremediğimiz” tümcesi.
Evet... Uzun erimli hedeflerimiz yok. Günlük yaşıyoruz.
Kendimizi anlatmasını beceremiyoruz, çünkü donanımlı değiliz.
Gırtlağa kadar borç batağının içersindeyiz. Bağımsız değiliz. Muhataplarımıza borçlu, muhtaç ve bağımlı olmak, temsilcilerimizde eziklik ve pısırıklık yaratıyor.
Ülkemizi en önemli cephelerde temsil etme durumunda olan devlet adamlarımızın yabancı dilleri yeterli değil. Hatta yabancı dilleri hiç yok. Muhataplarımızı etkileyemiyoruz.
Dilsiz Sayın Başbakanın vücut dilini kullanarak yaptığı ataklarla da ancak bu kadar sonuç alabiliyoruz.
20 Şubat 2007 Salı
 
< Önceki   Sonraki >
 

SİTE İÇİ ARAMA

 
 

ÜYE GİRİŞ / ÇIKIŞ






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

 

Gazete Oku

Son Eklenen 5 İlan

SATILIK CORSA VE KİRALIK BÜRO
Satmak Istiyorum (03.12.2008)
ACİL SATILIK BAĞ VE YOLA CEPHELİ ARSA HİSSESİ (ÇOK HESAPLI)
Satmak Istiyorum (02.12.2008)
DEVREN SATILIK CD MARKET
Satmak Istiyorum (01.12.2008)
MATEMATİK ÖĞRETMENİ ALINACAK
İş Verenler (01.12.2008)

 
= Fotoğraf Var

Firma Rehberi

SİTE ZİYARETÇİLERİMİZ

Şuanda 19 misafir ve 1 üye bağlı
  • gokhan708

SİTE SAYFA SAYACI


Başlangıç 01.01.2007

RSS / XML

   Basın ve Yayın  

Siyeteyi en iyi Explorer7 ve Firefox3 ile izleyebilirsiniz.

 

Ip Adresiniz: 38.103.63.55