|
Çorum lisesinde okurken,"Medeniyet insanlığa mutluluk mu getirir, mutsuzluk mu getirir?" konulu münazara yapar, hep "medeniyet mutluluk getirir" tezi galip gelirdi. Bir de Nihat Afat (Avukat, Çorum merkezden köyüne göçmüş, köyde yaşıyormuş. Sevgili Nihat'ı sevgiyle ve saygıyla anıyorum. Nüktedan oğlu sevgili Tugay Afat Çorum Haber'de "ısırgan" adlı köşesinde eleştirel yazılarla Çorum gündemini sarsmaya devam ediyor.) gibi ağzı laf yapan münazaracı öğrenciler olunca karşı tarafın hiç şansı kalmazdı.
Demek ki, 1960'ların uygarlığı gözlerimizi kamaştırmıştı.
Yaşadıkça gördük ki, medeniyet Mehmet Akif'in dediği gibi tek dişi kalmış bir canavar değil, çok dişli bir canavar olarak bütün insanlığı ve tabiatı mahvederek yutmaya başladı.
Radyasyon denilen görünmeyen bir canavarla başladı her şey. Elektrik teknolojisi geliştikçe aydınlandık, hayatımız kolaylaştı, havalarda uçtuk, hızlı gittik, çok konuştuk, hızlı yaşadık, her işi bir düğmeye basarak halletmek çok hoşumuza gitti.
Çok geçmeden radyasyon belasının foyası o günkü Rusya'da meydana çıktı.
1984 yılında Rusya'da yaşanan Çernobil nükleer santralındaki facia sonrası bütün dünyaya yayılan radyasyon bulutları bütün canlılara ve doğaya ölüm yağdırmaya başladı.
Nükleer bombalarla Japonya'da Hiroşima ve Nagazaki'de (1945) yüz binlerce insan öldürülmüştü.
Bugün uygarlığın yarattığı radyasyon ve elektromanyetik kirlilikle kuşatılmış bir dünyada başta kanser olmak üzere adı konulamayan çeşitli hastalıklarla cebelleşerek hayatta kalmaya çalışıyoruz.
Daha sonra hormon denilen diğer bir bela yiyeceklerimize bulaştırılarak insanları oburlaştırdı, şişmanlattı, başkalaştırdı ve cinsiyet dengelerini altüst etti.
Yetmedi, gittikçe artan dünya nüfusunu doyurmak için biyoteknolojik yöntemlerle bütün canlı türlerin genetiği değiştirilmeye başlandı.
Biyoteknolojik yöntemlerle kendi türü dışında bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizmalara "transgenik" veya "genetiği değiştirilmiş organizma" deniyor ve kısaca GDO olarak adlandırılıyor.
Bu kapsamda, örneğin bir hayvana ait gen, patatese, bakteri veya virüse ait gen de bir bitkiye aktarılabilmektedir.
ABD kökenli şirketlerin başlattığı GDO'lu ürünlerin üzerinde çalışmalar sonunda bugün tüm dünyada Türkiye'nin yüzölçümüne yakın bir alanda transgenik ekim yapılmaktadır.
GDO'lu ürünlerin %99'unu soya, mısır, kolza, ve pamuk oluşturmaktadır. Bunların yanında domates, patates, pirinç, buğday, balkabağı, ayçiçeği, yerfıstığı ve balık ürünleri GDO'lu olarak üretiliyor.
GDO'lu ürünlerin üretilme amaçları arasında açlıkla mücadele, çevreye daha az zararlı, besleyici değeri yüksek, raf ömrü daha uzun ürünler elde etmek vardır ama, bugün gelinen noktada GDO'lu ürünlerin insan, çevre ve toprak sağlığı bakımından çok zararlı olduğu anlaşılmıştır.
Hormonla veya genetiği değiştirilerek üretilen bütün ürünler vaktinden önce çürüyor ve yiyenleri de çürütüyor.
Artık eceliyle ölen bir insana rastlamak olası değil. Milyonlarca yılda oluşmuş ve oluşturulmuş doğal dengeyi radyasyonla, hormonla ve biyoteknolojikle bozmaya kalkarsanız tabii ve semavi afetlerden kurtulamazsınız.
Felaket tellallığı yapmayı hiç sevmem ama, yaşanan olaylar beni bayağı ürkütüyor. Özellikle, ceplerimizde taşıdığımız telefonların topladığı ve yaydığı elektromanyetik dalgalarla sanki uzaydan birileri tarafından izlenen kobaylar gibi yaşıyoruz. Bağışıklık sistemimiz ne kadar dayanabilirse, ancak o kadar yaşayabiliyoruz.
Allah sonumuzu hayır etsin...
Aşağıdaki rubaimde yaşadığımız kabusu şöyle yorumluyorum:
Yer hormon, gök radyasyon, serada yaşıyoruz,
Yedikçe şişiyor, soludukça başkalaşıyoruz,
Çoğaldıkça doymadık, tabiatı zorladık,
Işınlara bulaştık, şimdi kanserle savaşıyoruz...(Mehmet Özata)
|