|
Yeteneksiz, beceriksiz, sağgörüsüz yöneticiler yüzünden, koca bir ülkenin hareket alanı daraldıkça daraldı; daralmaya, daraltılmaya da devam ediliyor.
Ne zamandan beri?
10 Kasım 1938’den beri.
Niye?
Çünkü çözülmeyen, çözülemeyen tüm sorunlarımız gibi Kürt Sorununun çözümü de (Ulu Önder Büyük Atatürk’ün ölümünden sonra) zamana bırakıldı. Çözüm adına hiç bir şey üretmeden, öteleye öteleye bugünlere gelindi.
* * *
Her sorun eğitimle çözülür. Ancak nedense “eğitim” sözcüğünü, yeni kaoslar yaratılabilir endişesiyle, (özellikle de Kürtçülük Sorununda) dillendirmeye korkar olduk.
Eğitimsiz her insanımız, bu ülkeye sorun oluyor.
Niye?
Çünkü sorunlu her insan, kendi dünyasında, kendi yaşam alanını, kendi kültürünü oluşturuyor. Kendi kurallarını, kendi yasalarını belirliyor.
Zaman içersinde de; yalan yanlış da olsa, ayakları yere basmasa da, o zırva kültürün etrafında, aynı sorunları, aynı çaresizliği, aynı umutsuzluğu yaşayan insan yığınları oluşuyor.
Öyle bir gün geliyor ki, o gününe kadar önemsemeyip hafife aldığınız o düşünce biçimini, o kültürü, o inancı yıkamıyorsunuz, çünkü kemikleşiyor.
O saatten sonra da doğruları söylemek, hiçbir anlam taşımıyor, çünkü kimseyi inandıramıyorsunuz. İnandıramadığınız gibi de üstelik, siz de inanmaya başlıyorsunuz.
“Acaba mı?...” diyorsunuz…
“Tarihçiler bizi yanıltıyor olabilir mi!?...” diyorsunuz
Kürt sorunu da böyle.
* * *
Sömürgeci ve yayılmacı dış güçler, ataları öz be öz Türk olan bir Kürt boyundan, sanal bir ırk, sanal bir ulus yarattı. Bu mavala zavallı masum Kürtleri de inandırıp, yoldan çıkardılar..
Bütün bunlar, Osmanlı’dan buyana gelen ihmallerin, cehaletin ve ümmet kültürü zırvalığının sonuçlarıdır.
Aynı ihmal, aynı cehalet, bugün de sürdürülüyor.
Bugün Kürt olmadığı halde, Kürt’ten fazla Kürtçü olan siyasetçilerimiz(!), yazarlarımız, aydınlarımız(!) var.
Yakın zamana kadar Kürtçü söylemler, bu coğrafya üzerinde emelleri olan ulusların ajanları ve bu telkinlere kanmış ayrılıkçı Kürtler tarafından yapılırdı. Şimdilerde bu tür söylemler, siyasilerin de söylemi oldu.
* * *
Eğitimsiz ve bilgisiz olan sadece Kürt kardeşlerimiz değil, devletin ve hükümetin başındakiler de eğitimsiz ve bilgisiz.
Bu muhteremler tarafından, ortamı yumuşatma uğruna, öyle laflar ediliyor, öyle ödünler veriliyor ki; insanın aklı havsalası almıyor.
Ağızlardan çıkanı kulaklar duymuyor, ödün üzerine ödünler veriliyor.
Tamam kabul, olaylar bu noktaya getirildikten sonra, deyim yerindeyse toplumun gazını almak için bazı ödünler de vermek gerekir. Gerekir de bu ödünler hiç bitmiyor ki.
Ödün üzerine ödün…
Nereye varacak bu ödünlerin sonu?
Ardı arkası düşünülmeden verilen her ödün, ayrılıkçı Kürtleri daha çok cesaretlendirip, daha çok azdırıyor.
* * *
Bu ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Bakanları; “Doğu sorunu”, “Kürtçülük Sorunu”, “Kürt nedir, kimdir?”, “Kürdistan tabiri coğrafi bir terim midir, yoksa yönetsel bir terim midir?”, “Kürtçe nasıl oluşmuştur?” , “Kürtçe sözcüklerin kaçta kaçını Türkçe ve Osmanlıca sözcükler oluşturur?” , “Kürtleşmiş Türkler, nasıl Kürtleşmişlerdir?”… gibi konularda, bilim insanlarından, aklı başında tarihçilerden neden bilgi almazlar, anlayabilmiş değilim.
Bu sorunu çözme durumunda olan siyasiler, “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olarak” bu insanların karşısına çıkıp, pot üzerine pot kırıyor.
Bu ülke nasıl bir ülkedir ki, 85 yılda, sınırları içersinde yaşayan yurttaşına (hâlâ) Türkçe’yi öğretemiyor?
Böyle bir şey olabilir mi?
Meramını anlatmak, meramını dinlemek için, bütün koşullarını zorlayıp önce Türkçe öğretmek zorundasın.
Salt ekonomik iyileştirmeler, kemikleşmiş inançları eritip, çözemez.
Eğitime ağırlık vermeliyiz eğitime… Hem de beyin yıkarcasına bir eğitime…
Tabii bunu yapmak için de önce kendi siyasilerimizi, kendi devlet adamlarımızı eğitip, bilgilendirmeliyiz.
Aksi halde?
Aksi halde kalemim yazmaya varmıyor ama; bu siyaset anlayışıyla, bu kafayla, bu toprakları elimizde tutamayız.
|