Anasayfa arrow YAZARLAR arrow A.MÜMTAZ İDİL arrow ARŞİVİMİ TEMİZLERKEN...
Prev   Next   Pause   Play     Scroll   Fade   ScrollFade
ARŞİVİMİ TEMİZLERKEN... Yazdır E-posta
30 11 2007

Geçen pazar, çeşitli gazete ve dergilerden kesip sakladığım arşivimi taradım. Geçerliliğini ve önemini yitiren, saklamayı gereksiz bulduğum yazı ve belgeleri dosyalarından çıkarıp, temizlik yaptım.

Neleri kesip arşivlemişim... Neleri arşivlemeye değer bulup, bu günlere taşımışım...

Nerelerden nerelere gelmişiz...

“Kürtçülük Sorunu” adı altında açtığım ve yaklaşık 25 yıldır arşivlediğim, 200’ün üzerinde, belge niteliğindeki haber ve köşe yazılarının büyük bölümünü çöpe attım.

Çünkü bugün geldiğimiz (daha doğrusu getirildiğimiz) bu noktada, çöpe attığım o  belgeler, anlamını yitirdi.

Ne kırmızı çizgimiz kaldı artık, ne de pembe çizgimiz…

Geçmişteki duyarsız iktidarlar, bu çizgilerimizin bir bölümünü alıştıra alıştıra yok etti. AKP iktidarı da kalan çizgilerimizin  tümünü birden, bağırta bağırta, kanırta kanırta  yok etti.

*  *  *

Arşivimden çıkardığım o belgelere, tekrar şöyle bir göz attım da;  yüreğim kanadı inanın…

Biliyor musunuz?... Aslında her şey, (her konuda olduğu gibi Kürtçülük konusundaki kırmızı çizgilerimiz de) Ulu Önder Büyük Atatürk’ün öldüğü gün bitmiş.

Maçası sıkmayan yeteneksiz, beceriksiz ve sağgörüsüz yöneticiler; Atatürk’ün son nefesine kadar diri tuttuğu “Kerkük ve Musul Sorununu”; 10 Kasım 1938’de,  saat 9’u 5 geçe, Siyonizm’in stratejilerine terk etmişler.

Baba Molla Mustafa  Barzani, bugünlerin temelini, 1940’lı yıllarda atmaya başlamış. Sadece, kendi aşiretiyle değil; el altından,  Türkiye’deki, İran’daki, Suriye’deki Kürt aşiretleriyle de ilgilenmiş. Umut aşılamış onlara, sevda aşılamış; kanlarına, düşlerine girmiş… Girmiş ama bu çalışmalarından, Türkiye’nin hiç haberi(!) olmamış.

Bizim o tarihlerdeki yönetici(!) efendilerimiz, bugünkü yönetici(!) efendilerimiz gibi, “demokrasi ve özgürlük” nutukları atıyorlarmış.

Atatürk’ün Kürtlerle ilgili çalışmaları, kulak ardı, sümen altı edilmiş.  Bu konudaki kırmızı çizgilerimiz önce pembeye, günümüze gelinceye kadar da beyaza dönmüş.

Kürt politikasındaki tutarsızlıklar, birbirini izlemiş; bugünlere gelmişiz.

*  *  *

“Gelmişiz” diyorum; çünkü bu olayların çoğuna, yaşım gereği ben de  tanık oldum. Ama bu tanıklığıma, bu bilgilerime karşın, bugün geldiğimiz duruma (hâlâ)  inanamıyorum. Masal gibi geliyor.

“İhmal”in de, “hata”nın da bir ölçüsü, bir  “ayılma süresi” vardır.

Bir politikada tutarsızlık olur da;   bu kadar mı olur be kardeşim?...

Bir halka, kim oldukları, ne oldukları, bu devlet için ne ifade ettikleri, bunca yıl içersinde anlatılamaz mı?  Bu insanlara 80 küsur yılda, Türkçe öğretilemez mi?

Bir halk, bir toplum, bunca zamanda eğitilemez mi? 

Bunca sürede içselleştirilip, özümsenemez mi?

Yalan yanlış bilgilerin “kemikleşmesine”, nasıl izin verilir, nasıl göz yumulur?

Ülkenin doğusuyla, batısındaki ekonomik fark; 80 küsur yıldır giderilemez mi?

Bir ülkenin seçilmişleri, siyasileri, yöneticileri, bürokratları ve de en önemlisi de halkı; bu kadar mı cahil, bu kadar mı aymaz olur? 

Ve, ve… Bir ülkenin kırmızı çizgileriyle bu kadar mı oynanır? 

Bu nasıl bir aymazlık, (dilim varmıyor söylemeye ama) bu nasıl bir vatan hainliğidir?

Sanırım, dünyada en çok devlet kuran ve en çok devlet yıkan bir ulus olmamızın sırrı (!) da burada gizli olsa gerek!

*  *  *

Şöyle  arşivimi bir karıştırdım da; nereden nerelere gelmişiz.

Kırmızı çizgilerimiz, önce pembeye, sonra  beyaza dönmüş, daha sonra da tümden yok olmuş. Çizgiden, çizgilerden eser kalmamış. Kapılmışız bahtımızın rüzgarına, sürüklene sürüklene bugünlere gelmişiz.

Bugün geldiğimiz durum da malum.

*  *  *

Bakın bugünlere nasıl gelmişiz.

Atatürk’ün, bugün olabilecekleri öngörerek; Etiler, Sümerler, Akadlar  ve bu coğrafyada yaşayan diğer devletler, boylar ve budunlarla  ilgili olarak yaptığı ve yaptırdığı çalışmalar ve çalışmaları yürüten kişi ve kurumlar; (Atatürk’ün ölümünden sonra) devre dışı bırakılarak, bu kurumların, “ülke insanını, eğiterek özümsemesi” çabaları boşa çıkarılmış…

Doğu ve Güneydoğu bölgemize, bilimi, bilgiyi, beceriyi, zanaatı  ve sanatı  götüren; yöre insanına, ulus olmanın erdemini ve duygularını aşılayan Köy Enstitüleri kapatılmış; Doğu yöremiz insanı,  aşiretlerin, ağaların, cahil din bezirganlarının ve sorumsuz devlet görevlilerinin eline terk edilmiş…

Osmanlı’dan bu yana kaderine terkedilmiş olan Doğu yöremiz insanı, terkedilmişliğin  verdiği eksiklenmeyle;  bölgede kendi dünyasını kurmuş, köklerinden, devletinden ve devletinin dilinden habersiz yaşamaya; adına Kürtçe dediği, “Türkçe, Farsça ve Arapça’dan oluşan” uyduruk, yapay dilini konuşmaya ve bu dili, anadili sanmaya  devam etmiş.

Yayılmacı ülkelerin (İngiltere, Fransa ve Rus)  ajanlarının yalan yanlış bilgi bombardımanıyla koşullanmış. Aşılanan bu düşünce ve inançları, beyninde ve belleğinde kemikleştirmiş… Öylesine kemikleştirmiş ki; bu inançları parçalamak, atomu parçalamaktan bile  zor hale gelmiş.

…..

Yıl 1975.

Çatlak sesler, homurdanmalar yükselmeye; hafiften ve inceden kalkışmalar boy göstermeye  başlamış.(Bundan önce de kalkışmalar, homurdanmalar olmuş ama onlar lokal kalkışmalar olduğu için kolayca bastırılabilmiş.)

Önce (genlerimizden gelen vurdumduymaz yapımız gereği) bu tavırlar pek önemsenmemiş, “Birkaç çapulcunun işi…” denmiş.  Bakılmış ki iş öyle değil, sonra tepkiye, tepkiyle karşılık verilmiş. O tarihten bugüne, 50.000’ne yakın insanımız ölmüş, öldürülmüş. Bu toplumu ayağa kaldıracak, tüyü bitmedik yetimin hakkı katrilyonlar, bu uğurda harcanarak, heba edilmiş…

Bilen bilmeyen, aklı eren ermeyen, (tabir caizse olayın gazını almak için) sözünün sonunun nereye gideceğini düşünmeden, ödün üzerine ödünler vermişler…

Kimi çıkmış, “alt kimlik-üst kimlik” diye zırvalamış… “Kürtçe eğitim yapılabilir” denmiş.

Kimi çıkmış, “Kürt sorunu vardır, o benim sorunumdur” diye saçmalamış, “eyalet” densizlikleri yapılmış,  densizliklerin boyu giderek   “otonomi” ye kadar uzatılmış.

Kuzey Irak’taki çalkalanmanın içine dahil olmadan, uzaktan ahkam kesilmiş; “Orada kurulacak bir  Kürt Devleti, savaş nedenimizdir” diye yüksek perdeden atılmış, sonuçta hiçbir halt edemeyeceğimiz anlaşılınca da sus pus oturulmuş.

Neticede  bugünlere gelmişiz…

Nasıl?

Masal gibi değil mi?

 
< Önceki   Sonraki >
 

SİTE İÇİ ARAMA

 
 

ÜYE GİRİŞ / ÇIKIŞ






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

 

Gazete Oku

Son Eklenen 5 İlan

SATILIK OTOMOBİL
Satmak Istiyorum (14.10.2008)
SATILIK ATÖLYE
Satmak Istiyorum (14.10.2008)
KOMPLE KİRALIK BİNA
Satmak Istiyorum (14.10.2008)
İş yerlerine ev yemeği
İş Arayanlar (14.10.2008)

 
= Fotoğraf Var

SİTE ZİYARETÇİLERİMİZ

Şuanda 8 misafir ve 1 üye bağlı
  • demirax

SİTE SAYFA SAYACI


Başlangıç 01.01.2007

RSS / XML

   Basın ve Yayın   Free Page Rank Tool

             

Ip Adresiniz: 38.103.63.61