|
Örüşümağı ortamında da yayımlanan gazetemizin, ülkemizin ve dünyamızın dört bir yanında okuru var. Köşe yazarları olarak, bu olanaktan bizler de yararlanıyor, bu sayede daha geniş bir okur kitlesine ulaşıyoruz.
Okurlarımız, zaman zaman yazılarımızla ilgili görüş ve düşencilerini iletiyor; böylece aramızda, bir kültür ve bilgi alışveriş köprüsü oluşuyor.
Ben kendi payıma çok yararlanıyorum bu görüşlerden. Bazen o iletileri, köşeme taşıyorum. Bazen o iletiler bana esin kaynağı oluyor, onlardan yeni yazılar üretiyorum.
Bu vesileyle, yazılarıma ilgi gösteren tüm okurlarıma teşekkür etmek isterim.
Biraz teknoloji özürlü olduğum için, anca dün ayırdına varabildim; geçtiğimiz Cuma yayımlanan “Terzi Mişon” adlı yazım, oldukça yoğun ileti almış. O iletilerden bazılarını, özetleyerek de olsa sizlerle paylaşmak istiyorum.
* * *
Gazetemizi Almanya’dan izlediğini ifade eden Vural Karakaya adlı okurum, iletisinde şöyle diyor.
“…Sizin de sıkça yazdığınız ve sıkça vurguladığınız gibi; biz, kendine özgü çetin sorunları ve güçlükleri olan, zor bir coğrafyada yaşıyoruz.
Kürt sorunu, bu ülkenin 1975’den beri artarak süre gelen bir sorunu. Tabii bunun daha öncesi de var. Ancak o kalkışmalar, daha lokal, daha bastırılabilir kalkışmalar olduğu için, çok önemli değildi. Bugünün kalkışmaları çok farklı. Daha organize, daha bilinçli, daha dış destekli, daha sürekli, daha kapsamlı.
O günden bugüne ne değişti de bu hale geldik?
Önce yöneticiler değişti, sonra da zihniyetler…
“Bunlar birkaç çapulcunun işi…” dendi, üzerinde durulmadı. Bu hale geldik.
Çünkü Atatürk’ten sonra, bulunduğu makamın hakkını veren, ileriyi gören yöneticimiz, devlet adamımız hiç olmadı.
Doğu sorunu şişti, şişti… sonunda patladı. (…)
Coğrafya bizim coğrafyamız, insanlar bizim insanlarımız , sorun bizim sorunumuz, ayıp bizim ayıbımız.
Bu ayıbı biz yok edecek, bu sorunu biz çözeceğiz.
Kuşkusuz ki, bu sorunun çözümü, ancak yörenin ve yöre insanının ekonomik olarak güçlendirilmesiyle mümkün olabilecektir.
Ancak kısa vadede, böyle bir şeyi gerçekleştirmek, yöreyi ve yöre insanını, ekonomik olarak güçlendirmek mümkün olabilir mi?
Pek tabii ki olamaz...
O zaman, depremle yaşamak gibi, kuraklıkla yaşamak gibi, irtica tehlikesiyle yaşamak gibi, “Kürtçülük sorunuyla” yaşamasını öğrenmek zorundayız. Başka çaremiz yok çünkü.
Ancak bu arada, silahlı mücadeleden çok daha fazla, “eğitime” ağırlık vermek zorundayız.
Atatürk’ün ölümüyle birlikte tavsatılan, Kürt kardeşlerimizin kafasının içini kemiren o malum sorunları çözmek zorundayız.
Nedir o sorunlar?
Kürtler (ki yazılarınızdan izlediğim kadarıyla, siz de bunu iddia eden ve buna inananlardansınız) Türk kökenlidir.
Kürtlerin bugün konuştukları dil; Göktürk Türkçesi’nin, Farsça ve Arapça’nın etkisiyle bozulmuş biçimidir.Tamamı 8 – 9 bin sözcükten oluştuğu söylenen Kürtçe’nin, yüzde 37’si, öz be öz Türkçe’dir
Ayrıca bu dilin yani Kürtçe’nin, yüzde 91,7 sinin de Türkçe, Farsça ve Arapça’dan oluştuğu saptanmıştır. Yüzde 90’dan fazlası, yabancı dillerden oluşan bir dil, özgün bir dil olabilir mi?
Biz dilimizi, Atatürk devrimleriyle birlikte arılaştırdık. Olabildiği ölçüde Arapça ve Farsça sözcüklerden arındırdık. Ama Kürtçe’nin yüzde 55 – 60’ını oluşturan o sözcükler, Kürtçe’de olduğu gibi duruyor. Ben eminim ki Osmanlıca konuşan, Osmanlıca’yı iyi bilen biri, biraz gayretle bu dili rahatlıkla anlar. Yani demem o ki, Kürtçe özgün bir dil değil, yapay bir dildir.
Kürtler; Oğuzlar gibi, Kazaklar gibi, Azeriler gibi, Tatarlar gibi… bir Türk boyudur. Aksini iddia eden, “Kürtlerin ataları, Türkler değil, falancalardır” demek ve bunu kanıtlamak zorundadır.
Kürt kardeşlerimiz, burada şunu söyleyebilir (ki zaten de öyle söylüyorlar).
Diyorlar ki; “…Ben kendimi, Türk ya da Türk boylarından biri gibi değil; bütün bunların ötesinde, ‘Kürt’ hissediyorum; kendimi ayrı bir ırk gibi, ayrı bir millet gibi görüyorum.”
Olabilir, ama herkes ortaya, “ben kendimi şöyle hissediyorum, böyle hissediyorum” diye çıkarsa, bunun sonu alınabilir mi?
Anadolu’da, her yörenin kendine özgü yerel bir dili, şivesi vardır. O yerel diller, biraz daha şartlarını zorlasalar, biraz daha köklü araştırmalar yapsalar ve o dili kendi aralarında ısrarla ve sürekli olarak konuşsalar, ülkede resmen pek çok “anadil” çıkar ortaya. Bunun sonu var mı?
Bütün bunları şunun için anlatıyorum.
Atatürk, ülkenin koşulları ve olanakları mümkün değilken; “Hitit’lerin, Sümer’lerin kökenlerini araştırdı. Dış odakların, “işlerine öyle geldiği için” aksini savundukları halde, onların fikirlerini çürütüp, Hitit’lerin, Sümer’lerin, Etrüks’lerin Türk olduklarını kanıtladı.
Ama biz, Ulu Önderin bu çalışmaları, “neden, niçin ve niye yaptığı ve yaptırttığı” üzerinde bile durmadık. “Bu adam, bu çalışmaları niye yapmış olabilir” diye hiç düşünmedik. Bunu okullarımızda okumadık, okutmadık. Çocuklarımıza bunları anlatmadık.
Onun yönergeleriyle, onun girişimleriyle kurulan Türk Tarih Kurumuna, Türk Dil Kurumuna hiç sahip çıkmadık. Bu kurumlarda çalışanlara ve bu kurumlarda çalışanların ürettiklerine ve çalışmalarına hep yanlış yaklaştık. Bunun en güzel örneği, TDK Başkanı Sayın Yusuf Halaçoğlu’na, sözde aydınlarımız tarafından yapılan hakaretler ve saldırılardır.
Adamcağız, “…Bu coğrafyada yaşayan pek çok Kürtleşmiş Türk vardır. Bunlardan biri de Afşar Türkleridir. Afşarlar, Kürt değil Türk’tür…” dedi diye, etmedik hakaret, söylemedik söz bırakmadık. Adamcağız söylediğine söyleyeceğine pişman oldu, küstü, çekildi kabuğuna.
Tamam kabul, bu çağda, bu yapıda, bu oluşumda, bu aşamada; “insanların köklerini kurcalamak” pek doğru değil. Doğru değil ama işte birileri de çıkıyor; tarihi gerçekleri saptırtıp, “ben şuyum, ben buyum, benim anadilim şöyle, benim atam böyle, ben şunu isterim, bunu isterim…” diye ortaya çıkıyor ve de bu görüşler, zaman içinde de kabul görüyor.
Yeni yeni, yanlış koşullanmış, maksatlı koşullandırılmış halk yığınları ortaya çıkıyor; içinde yaşadıkları toplumları sıkıntıya sokuyor.” (…)
* * *
Evet böyle diyor, Okurum Vural Karakaya…
Aslında Sayın Karakaya’nın iletisi çok daha uzun ama yerimiz bu kadar olunca, özetlemek zorunda kaldık.
Diğer okur yorumlarına da yarın ve yarından sonra yer vereceğim.
|