Anasayfa arrow YAZARLAR arrow A.MÜMTAZ İDİL arrow DİNLEME VE ANLAMA KÜLTÜRÜ
DİNLEME VE ANLAMA KÜLTÜRÜ Yazdır E-posta
19 10 2007

Bugün  toplumsal hastalıklarımızdan biri olan, “dinleme ve anlama” kavramlarına, daha doğrusu “dinlememe ve anlamama” hastalığına değinmek istiyorum.

Bu hastalık, benim de en büyük hastalığım. Çünkü ben de dinlemeyenlerdenim. Çünkü ben de bu konuda yanlış eğitilenlerdenim.

Örneğin bilmediğim bir bulunağı (adres), birine sorarım. O kişi, o bulunağı tanımlarken kullandığı ilk iki tümce, o bulunağı kafamda biçimlendirir, ondan sonraki anlatılanları dinlemem. Nezaketen dinlermiş gibi yapar, elimde olmadan duyargalarımı kaparım. Oysa o bulunağın kesin tanımı son tümcelerde gizlidir. Nitekim, kafamda  biçimlendirdiğim yere giderim ki, tanımlanan bulunak orası değildir.

Eşim, çocuklarım, arkadaşlarımla olan ilişkilerimde de böyledir. Herhangi bir konuda bana bilgi verirler. O konu hakkında yeterince bilgimin olduğunu sandığım için, anlatılanların bir iki tümcesi hariç kalanını dinlemem, dinlermiş gibi yaparım. Aklım, sorun yaptığım bir başka olaydadır o an. Beynim o sorunla uğraşmaktadır. O an, anlatılanlarla ilgili bir soru sorulur, dinlemediğim için, dam üstünde saksağan türü bir yanıt çıkar ağzımdan. Rezil olur, yerin dibine girerim.

Yaşım 56. Elimde değil, bu huyumu bir türlü değiştiremedim.

*  *  *

 Dinlemek,  bir kültürdür. Buna sanat diyenler de var. (Örneğin Hıncal Uluç böyle değerlendiriyor)

 Dinleme kültürü, eğitimle kazanılır.

 Ama bunun eğitimi, ne yazık ki okullarımızda verilmiyor. Eğitimini vermek bir yana, öğrencinin algılama duyuları açık mı, kapalı mı, anlatılanı dinliyor mu, anlatılanları beyninin süzgecinden geçiriyor mu, anlatılanları  anlıyor mu, bunların bile denetimi yapılmıyor.

Neticede öğrenim düzeyimiz, diplomalı sayımız ne olursa olsun; “dinleme ve anlama yoksunu”  insan sayımız, sanılanın çok çok  üzerinde olduğu için, birbirimizle iletişim kuramıyoruz.

Karşımızdakinin ne söyleyeceğini bildiğimizi sandığımız zaman, ya da ağzından çıkan ilk bir iki sözcükten sonra, ne söyleyeceğini tahmin ettiğimizde, algılama duyularımız anında kapanıyor, gerisini dinlemiyoruz... O zaman da söyleneni yanlış anlıyor, yanlış tepki veriyor, yanlış eylem yapıyoruz.

Bu durum bize özgü bir hastalık. Sadece dinlerken değil, Okurken de böyle yapıyoruz.

Yüksek öğrenim görmüş, toplumcu, çağdaş, aydın  bir arkadaşım var. Alanya’nın ilk otelcilerinden. Bu arkadaşım; köşe yazılarının başlığını, ilk , orta ve son tümcesini okur, ardından yorum yapar; beğendim ya da beğenmedim diye...

Bir başka arkadaşım daha var. O da bu tür yazıları aynı yöntemle, yani baştan, ortadan, sondan birer tümce okur, o da ardından yorum yapar;  malumu ilan etmiş, diye...

Sorarsınız; “Nedir o malum olan şey, ne demiş?” yanıt veremez, susar kalır.

Bir yazının üç satırını okuyarak, o yazının özüne erişmek mümkün mü?

Biz milletçe böyleyiz. Dinlemeyi ve okumayı bilmiyoruz. Lafı sonuna kadar dinlemeye, ya da herhangi bir yazıyı sonuna kadar okumaya sabrımız yetmiyor.

Belli bir noktadan sonra, artık zeka düzeyimiz neyse, o kadarcık zekamızla gerisini çözüyor (ya da çözdüğümüzü sanıyor), o andan itibaren algılama duyularımızı otomatik olarak kapatıyoruz. Kulak duyuyor, göz görüyor ama beyne iletilen bir şey yok.

*  *  *

Hıncal Uluç da bu konuyu, köşesinde işlemiş. O da aynı şeyleri söylüyor,  aynı görüşü savunuyor, yazısının sonunu da şöyle bağlıyor.

“...Anneler ve babalarla çocukları arasında da aynı sorun var. Kardeşler, eşler, sevgililer arasında da aynı sorun var. Arkadaşlar arasında da aynı sorun var. Amirler, memurlar arasında, siyasetçiler arasında,  yazarlar arasında... herkes ama herkes arasında bu sorun var.

İlkokullara yeni dersler öneriliyor. Kitap okuma, gazete okuma, eşduyum,  trafik... gibi.

Bence ilk öğretilmesi gereken şey, hatta okumadan ve yazmadan önce ilk öğretilmesi gereken şey; “dinleme kavramı” olmalı.

Dinleme dersleri vermeliyiz çocuklarımıza. Dinlemeyen kişi, nasıl öğrenir?

Dinlemeyi bilmeden anlamayı, anlaşmayı başarmamız mümkün mü?...”

Nitekim anlaşamıyoruz.

Nitekim sağlıklı iletişim kuramıyoruz.

Nitekim onun için zırvalıyoruz.

Ve nitekim onun için çok sık  kavga ediyoruz…”

Bu yazı, Yeni Alanya Gazetesinde, 19 Eylül 2006  tarihinde  yayımlanmıştı

 
< Önceki   Sonraki >
 

SİTE İÇİ ARAMA

 
 

ÜYE GİRİŞ / ÇIKIŞ






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

 

Gazete Oku

Son Eklenen 5 İlan

ELEMAN
İş Verenler (28.08.2008)
RADYO FREKANSI
Satmak Istiyorum (28.08.2008)
BAYAN AŞÇI
İş Verenler (28.08.2008)
SATILIK DAİRE
Satmak Istiyorum (27.08.2008)

 
= Fotoğraf Var

SİTE ZİYARETÇİLERİMİZ

Şuanda 35 misafir bağlı

SİTE SAYFA SAYACI


Başlangıç 01.01.2007

RSS / XML

   Basın ve Yayın   Free Page Rank Tool

             

Ip Adresiniz: 38.103.63.61