|
Meksika’da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupa’lı Arkeologlar bir kaç yerli rehberle yola koyuluyorlar. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızlı tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup, birden yere oturuyorlar ve beklemeye başlıyorlar.
Avrupa’lı Arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar. Saatler sonra yerliler kendi aralarında konuşup, tekrar yola koyuluyorlar. Arkeologlardan biri yaşlı rehbere soruyor, “ hiç anlam veremedik, neden yolun ortasında oturup saatlerce boş yere bekledik.?”
Yaşlı rehber, “ çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden geride kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik.” diyor.
Aşki diyor ki ;
Veren de O, alan da O, nedir senden gidecek ?
Telaşını görenler, can senin zannedecek.
Ademoğlu aleme üryan gelir, üryan gider,
Nale-vü efgan ile giryan gelir, giryan gider…
Çok hızlı yaşıyoruz. Ruhlarımız bize yetişemiyor. Suratlar asık, selam, sabah yok, tebessüm yok, güzel bir söz yok. Yüzlerde endişe ve hüzün.
Bir kulakta garip bir müzik, diğer kulakta cep telefonu. Robot gibi insanlar.
Herkeste bir telaş, herkeste bir koşuşturma, anlayabilene aşk olsun.
Kimse kimsenin yüzüne bakmıyor. Herkes kendi dünyasını yaşıyor.
Caddeler, sokaklar ve kaldırımlar hamam böceklerini andıran arabalar ve karınca gibi motorlarla dolu. Her şoförün kulağında cep telefonu.
Sanırsınız, çok uluslu bir şirketin tepe yöneticisi, sipariş alıyorlar, talimat veriyorlar! Hava kirli ve gürültülü. Herkes korna çalıyor. Özellikle, bayan şoförler elli metre ilerden korna çalarak gürültü kirliliği yapıyorlar.
Kaldırımda yürüyen herkes uzanabildiği bir ağaçtan yaprak koparıp yere atıyor. Günde on binlerce yaprak koparılarak tabiat katlediliyor.
Sanki yeşile düşman insanoğlu. Onlara, ağaçların yaprakları vasıtasıyla kirli havayı temizleyerek oksijen ürettiğini, bir futbol sahası büyüklüğündeki bir yeşil alanın yılda 60 ton oksijen ürettiğini anlatmamışlar ki…
On iki milyonluk İstanbul’da her taraf beton yığını, nefes alacak yeşil alan yok. Evde, okulda ıskalanan eğitim bir yığın sokak eşkiyası yaratmış İstanbul’da. Hala, “İstanbul’un taşı toprağı altın “ diyerek, İstanbul’a göç edenlerin aklına şaşarım.
Toplumu aydınlatması gereken boyalı basın ve medya, manken dedikoduları, dans yarışmaları, aptal diziler ve düzeysiz magazin programlarıyla toplumu daha çok kirleterek, hayatı daha çekilmez hale getiriyorlar.
Böyle gelmedik ama, böyle gidiyoruz… Allah sonumuzu hayır etsin.
Yıldızları gökte nasıl tutarsın Yarabbi ?
İnsanları cins cins nasıl yaparsın Yarabbi ?
Hikmetinden sual olmaz bilirim amma !
Münafık kulları neden yaratırsın Yarabbi ?
.
.
.
|