|
YILLAR NE ÇABUK GEÇTİ O GÜNLER ARASINDAN
Her sonbaharda dilime yapışır, İsmail Baha Sürelsan’ın Nihavent şarkısı:
“Yaz günleri en tatlı hayaller gibi geçti”…
Geçen “yaz” değildir aslında, sonbaharla birlikte bir koca yıl geride kalmıştır.
Şekip Ayhan Özışık da der ki aynı makamda:
“Yine hazan mevsimi geldi
Yine yapraklar rüzgârların peşi sıra gidecek
Yine deli gönlüm, yine bu mevsimde
Hicranını yalnız başına çekecek
Hüsranını yalnız çekecek…
Geleceksin belki de o zaman
Ne o yapraklar, ne o rüzgâr
ve ne ben olacağım.”
Sonra, duygu denizinde bir deli dalga daha gelir, Bimen Şen’in Hicaz şarkısına savurur :
“Yıllar ne çabuk geçti o günler arasından…”
Bütün sonbaharlarda tatlı bir hüzün kaplar içimi. Geçmişe dalar giderim yerli-yersiz…Ve akıp giden zamanın buruk titreşimlerini duyarım belli-belirsiz…
Bu kentin her mevsimini severim ben, ama en çok da sohbaharlarını…
Duygusal yanıma uyduğundan mı, yoksa yılların ne çabuk geçtiğini anımsattığından mı?...
Bir “17 Eylül” tarihi vardır…ÇORUM HABER’in kuruluş yıldönümü…Ama benim de, meslek yaşamımda bir yıl daha kıdem almam anlamına gelen tarih…
Eylül-1970’in tam da bu günlerinde Çorum Ekspres gazetesinin kapısından içeri adımımı atmışım. 1960’lı yıllarda, öykülerim, şiirlerim çıkmış yerel gazetelerde, ama “muhabir” olarak o ilk adım…
Resim mi, tiyatro mu, yazın mı, henüz karar vermiş de değilim, ama önüme gazetecilik çıkıyor, bir ucundan başlıyorum.
Rahmetli Ord.Prof.Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, beni bu alanda ilk yüreklendiren oluyor. Sonra Çorum Ekspres ve Yeni Gün’ün 12 Nisan 1971’de birleşip “Çorum” adıyla yoluna devam ettiği aşamada, Aydın Kalelioğlu ağabeyim, üstadım, “Gazeteciliği meslek olarak seçebilirsin” diyor. Dünyalar benim oluyor; öyle yapıyorum.
Çocukluğumdan beri deli gibi okumuşum, okumaya devam ediyorum. Bütün benliğimle, ruhumla kendimi işime veriyorum. Çok çalışıyorum, yılmıyorum, zaman mefhumu tanımıyorum…Bencillikten uzak, ardniyetsiz, hesapsız…
Hepsinden önemlisi, insanı seviyorum, Çorum’u seviyorum…
Basın, ne kadar dar bir çevre olursa olsun, yine de “kurtlar sofrası”…Koca bir kente hitap ediyorsunuz, yerine göre “4. kuvvet” olarak hükmünüz geçiyor. Çekemeyeniniz oluyor, istemeyeniniz oluyor, çıkarlarına dokunduklarınız oluyor…
“Senin gibi harika çocukları çok dehledi bu ihtiyar dünya” diye size ömür biçenler çıkıyor.
Ve şükür ki, o yılların 20 yaşındaki gencecik muhabiri, bugün, meslek yaşamında 37. yılı geride bırakıp 38. meslek yılına giriyor. Kırka merdiven dayıyor.
Belki yüzlerce kez yazdım, sevilmese bu mesleğin meşakkatine katlanılmaz diye.
Ben mesleğimi de seviyorum, Çorum’u da…İki ayrı kanaldan beslenerek, güç alarak aştım 37 yılı…
Kendi kendime methiyeler düzdüğümü söyleyenler de çıkabilir, aldırmıyorum artık.
Çünkü bu tahlilleri, binlerce dostum, okurum, hemşehrim yapageliyor yıllardır, bende de tereddüt bırakmayacak biçimde. İçi götürmeyen “kendini övüyor” desin, ne yapalım…
Zaten, ilk günden beri hep açık oldum, şeffaf oldum. Günlük yaşamımı da, duygu ve düşüncelerimi de hep okurlarımla paylaştım, “kendinden çok bahsediyor” diye eleştirilme pahasına.
İnandığım şeyler uğruna mücadeleye atılırken hiç gözümü kırpmadım.
Çorum’un sosyal yaşamını canlandırmak da, inançlarımdan, ideallerimden biriydi. Özel toplantıların, yemeklerin, seyahat ve benzeri etkinliklerin bol fotoğrafını yayınladığım için de çok eleştirildiğimi biliyorum. Ama, hiç kimsenin masasının fotoğrafını çektirmek istemediği zamanlardan, insanların “bizim masanın fotoğrafını neden basmadın” diye serzenişte bulunduğu günlere geldik.
Yerel basında ilan-reklam pastası bu kadar büyümüşse, bunda karınca kararınca payımın olduğunu herhalde kimse yadsıyamaz.
Ha bir de, sürekli okurlarım belki farkına varmışlardır; geç de olsa bir tabuyu yıktım.
Eskiler, meslek terbiyesi ve tevazu gereği “ben” demezler, kendilerinden söz ederken “biz” şeklinde çoğul ifade kullanırlar, “bu satırların yazarı” demeyi yeğlerlerdi.
Aynen, geçmişte geçerli olan ve okuru yoran “gelmiştir, konuşmuştur” tarzındaki ağdalı anlatım kalıbının “geldi, konuştu” şeklinde değiştirilip haber dilinin sadeleştirilmesi gibi, yazarlar da artık kendilerinden “tekil şahıs” olarak söz etmeye başladılar.
Ben bu “tutucu” yanımı yeni aşabiliyorum.
Yine, eskiden yazarlar yüzlerini de, özel yaşamlarını da okurlardan gizlerlerdi. Şimdi ise, Cumhuriyet dışında hemen tüm gazetelerin köşelerinde yazarın fotoğrafı da yeralıyor; yazar, hiç komplekse kapılmadan özel yaşamını da konu edebiliyor.
Çünkü, yazısını okuduğu yazarın yüzünü tanımak ve özel dünyası hakkında fikir sahibi olmak, okurun en doğal hakkı sayılıyor artık.
Özetle, bu kenti ve insanlarını severek, hep iyiden, doğrudan, güzelden yana olmaya özen göstererek, meslek etiğine bağlı kalarak bir 37 yılı geride bıraktığıma inanıyorum.
Yanlışlarım elbette olmuştur, ama kasıtlı, peşin hükümlü hiçbir davranışımın olmadığına ben eminim, okurlarımın da emin olmalarını isterim.
Milletvekili aday adaylığı sürecinde buna benzer şeyleri yazmıştım. Zaten o zamandan beri de, kimse bir yerlere çekmesin diye köşe yazısı yazmadım.
Şimdi 38. yıla girerken duygularımı -beni anlayanlarla- bir kez daha paylaşmak istedim.
Geçen gün sevgili dostum Mustafa Saatçi’nin internet derlemeleri arasında güzel bir söz vardı:
“Dostlar gökteki yıldızlar gibidir,
Onları her zaman göremezsiniz
Ama orada olduklarını bilirsiniz.”
Ben de dostlarımın ve sevenlerimin orada olduklarını biliyorum. Bundan da eminim, çünkü adaylık denememde, gökteki yıldızlar kadar çok ve aydınlık gösterdiler yüzlerini.
Sağolsunlar.
Ankara’dan görülememişlerse ne yapalım ?..
Nefesim yettiği sürece bu kenti ve insanlarını sevmeye, elimden geleni vermek için çabalamaya devam edeceğim.
Sevgiyle, saygıyla, dostlukla…
.
..
.
|