Anasayfa arrow Köşe Yazıları arrow A.Mümtaz İDİL arrow BİR SÜRGÜNDEN ANILAR (11)
BİR SÜRGÜNDEN ANILAR (11) Yazdır E-posta
01 07 2007
Çorum denince hep akla leblebi gelir. Bunu değiştirmenin güçlüğü de ortada, ama değiştirmeye gerek var mı diye de sormak gerek. Belki leblebi ve bunun yanında daha bir çok özellik… Bu konu üzerinde kafa yorulması gerekiyor. Ne bileyim, pamuk yetişmediği halde iplik fabrikasının olması gibi bazı özellikler ön plana çıkarılmalı belki.
Bunlar kuşkusuz beni aşan ve sorumluluğum dışında olan işler ve düşünceler. Ama insan dört yıldan fazla zamanını bu kentte geçirince, birdenbire de yabancılaşamıyor.
Ali Alakoç, Erdal Eralp, Mehmet Yolyapar ile birlikte festival için Ankara’ya yaptığımız yolculukta Sabah Duru ile görüşmüştük. Sabah Duru, Sinema Genel Müdürlüğü’nde “müdürcülük” oynadığım zamandan arkadaşımdı. Kültür Bakanlığı için Türk Cumhuriyetleri ile yaptığı bir CD takımını çıkarmak için uğraşıyor, ama bir türlü Hikmet Şimşek’i ikna edemiyordu. Devreye Müsteşar Yardımcısı Gülşen Karakadıoğlu girmiş, ama o da bir sonuç alamamıştı. Sanatçılar böyledir Kültür Bakanlığı’nda tiyatro, opera-bale veya güzel sanatlardakiler üst yönetimi hiç takmazlar.
Sonunda iş bana düştü. Aylarca Hikmet Şimşek’in evine taşındım durdum. Sonunda razı ettim, ama yine de tam anlamıyla ikna edemedim. Bana kızarak, Sabah Duru’dan yana tavır koyduğumdan şikayet ederek de olsa, CD’lerin çıkmasına izin verdi. Bir başka deyişle vermek zorunda kaldı, çünkü ne dediyse anında yapıldı. İtiraz edecek hali kalmamıştı. Yine de bana küs öldü, o ayrı.
Aynı seyahatte Ali Alakoç ile TRT Genel Müdürlüğü’nde iki yıl önce kaybettiğimiz Ahmet Yalçın’ı (Kireç Ahmet) ziyarete gittik. Asansörde Tomris Giritlioğlu ile karşılaştık. Biraz sohbet ettik. Ali kulağıma “Salkım Hanım’ın Taneleri”ni isteyelim abi,” diye fısıldadı. Tomris de duymuştu tabii. Hemen bir telefon numarası verdi. Kendisinin de arayacağını söyledi ve Çorum’da bir gala yapılabileceğini söyledi. Film henüz gösterime girmemişti.
 Verdiği telefonda da Sabahattin Çetin’in kardeşi Cemil Çetin vardı. İyi dosttuk açıkçası. “Tomris söyledikten sonda neden olmasın, ama Tomris’i iyi kafalamışsın doğrusu. Kolay kolay izin vermezdi,” dedi.
Gösterime daha girmemiş, galaları yapılan bir filmi vermek gerçekten büyük jestti.
Cemil Çetin bir “boğma rakı” karşılığı göndereceğini söyledi. Duran hemen iki şişe ayarladı, gönderdik.
Filmler de geldi.
Gelmez olaydı.
Sinema makinesinin lambası yetmedi. Dyn gücü yeterli değilmiş. Deneme gösterimi yaptık, bir sorun yoktu, ama gösteri akşamı azizlik yaptı ve tüm davetlilerin önünde beni rezil etti.
Ağlamaklıydım.
Erdal Eralp kolumdan tutup beni arabasına götürdü. “Ben bunu hak etmedim,” diye dövünüp duruyordum. Elimden geleni yapmıştım, ama makine tüm daha önceki denemelerimize karşın, o akşam çalışmamıştı. Işık yeterli olmadığı için karanlık bir perdede izleyemedik “Salkım Hanım’ın Taneleri” filmini.
Kabus dolu bir geceydi.
Köy Hizmetleri’nin misafirhanesine gittiğimde ayakta duramayacak kadar sarhoştum.
O gece kendi kendime soramayacak durumdaydım, ama daha sonraları belki her gün kendime, “bütün bunları ne için yapıyorsun?” diye sordum.
Ankara’daki İstemihan Talay’a kendimi kanıtlamaya mı çalışıyordum? Boş duracağıma bir şeyler yapmam gerektiğini mi düşünüyordum? Çevre edinip Çorum’da rahat etmek mi istiyordum?
Hiçbiri için net bir yanıtım olamazdı. Hepsinden biraz vardı sanırım.
Felaket sabahı müthiş bir baş ağrısıyla uyandım. Bir gün önceki olaylar aklımdan çıkmıyordu. Zaten insan denilen yaratığın en büyük sıkıntılarından biri bazı olayları asla unutamaması. Saplantı haline gelmesi. Buna da psikiyatride “depresyon” veya “anxiete” diyorlar. Kafanızdan atmaya çalıştıkça içine daha çok battığınızı hissediyorsunuz. Kurtuluşu da olmayan bir “hastalık”. Dikkat dağılıyor. Ya aşırı neşeli ya da aşırı kederli oluyorsunuz.
Aşırı kederli bir halde işe gittim. Gün geçmek bilmedi. Telefonum çalsın, birileri “bu ne rezaletti kardeşim,” desin diye bekledim. Kimse aramadı. Yerel gazeteleri taradım, çıt yok. Zaten olamazdı da. Olay akşam olduğu için baskıya yetişemezdi. Bütün bunlar beni avutmuyordu. Mesai saati dolmadan çıktım, misafirhaneye doğru yürümeye başladım. Aklımda misafirhaneye kapağı atıp, bilardo masasında oyalanmak ve bir iki bira yuvarlamaktı.
Başımı bile kaldırmadan, Belediye binasının olduğu taraftan hızlı hızlı yürüyordum.
Biri kolumdan tuttu.
Bir bayandı.
“Mümtaz bey,” dedi usulca kolumu tutmaya devam ederek. “Biz sizi çok seviyoruz. Siz Çorum için bir kazançsınız. Lütfen kendinizi üzmeyin.”
Çorum’da, çarşının ortasında bir bayan tarafından kolumdan tutularak durduruluyordum ve “teselli” sözcükleriyle karşılaşıyordum
Ne diyeceğimi bilemedim.
Bayanı hiç hatırlamadığımı fark ettim. Hiçbir yerden anımsamıyordum.
“Siz de sinemada mıydınız?” diye sordum.
Başını salladı. “Sizin suçunuz değildi.”
Teşekkür ettim ve hızla uzaklaştım. Sersemliğimi hala atamamıştım üzerimden ve bu “teselli” sözcükleri de beni hiç rahatlatmamıştı açıkçası.
Misafirhaneye varınca odama gittim ve sırt üstü uzandım. Önümde kocaman bir gece vardı ve içim sıkılıyordu. Ne canım briç oynamak istiyordu, ne bir dostla sohbet etmek, ne içki içmek ne de bilardo oynamak. Ankara’ya gitmek istiyordum. Bu kentte fazlasıyla kalmıştım. Her şeyin en iyisin yapmak isterken, bütün yaptıklarımı berbat ettiğimi düşünüyordum.
Kapı tıkladı.
Gelen Sabahattin’di. İçeri girdi ve beklemeye başladı.
Ne istediği soracak halim bile yoktu. O bana bakıyordu ben ona.
“Bir isteğiniz var mı?” diye sordu. “Çıkıyorum da…”
Başımı sallayarak “hayır” dedim.
“Canınız sıkkın gibi,” dedi.
Yine bir yığın “teselli” cümleleriyle karşılaşmamak için yorgun olduğumu ve uyumak istediğimi söyledim. O zaman fark ettim elindeki çayı. Gerçekten tam zamanında gelen bir çaydı bu ve Sabahattin işini iyi biliyordu.
“İki şekerli,” dedi. “Her zamanki gibi…”
Minnetle baktım yüzüne ve doğruldum. Bütün her şey bir yana, biri beni koruyor ve kolluyordu. Kim olduğumu bile doğru dürüst bilmeden. Bütün bildiği benim müdürü Recep beyin gözettiği bir misafir olduğumdu. Kendisi de misafirhaneden sorumluydu, o kadar.
Çayımı hızla içtikten ve Sabahattin’i uğurladıktan sonra eşyalarımı toparlamaya başladım. Samsun kavşağından geçen arabalardan birine binip Ankara’ya gidecektim.
Bir daha da gelmemek üzere üstelik.
Oysa pazartesi günü yine yollarda olacağımı da iyi biliyordum.
Böyle karmaşıklıklar yaşamak da hayatın önemli bir parçası galiba diye düşünüyorum şimdilerde.
 
Sonraki >
 

SİTE İÇİ ARAMA

 
 

ÜYE GİRİŞ / ÇIKIŞ






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

 

Gazete Oku

Son Eklenen 5 İlan

ELEMAN
İş Verenler (28.08.2008)
RADYO FREKANSI
Satmak Istiyorum (28.08.2008)
BAYAN AŞÇI
İş Verenler (28.08.2008)
SATILIK DAİRE
Satmak Istiyorum (27.08.2008)

 
= Fotoğraf Var

SİTE ZİYARETÇİLERİMİZ

Şuanda 33 misafir ve 1 üye bağlı
  • Veysel_b

SİTE SAYFA SAYACI


Başlangıç 01.01.2007

RSS / XML

   Basın ve Yayın   Free Page Rank Tool

             

Ip Adresiniz: 38.103.63.61