|
Yıldız İbrahimova prova yaparken ben Köy Hizmetleri misafirhanesinde doktorlarla briç oynuyordum. Tam oyunun ortasında bir telefon geldi. İbrahimova’nın ses provası için çağrılıyordum. Bir araba bulup gittim.
Yıldız hanım kendi sesiyle piyanonun sesini ayarlamaya çalışıyordu. Beni görünce hışımla, “Mümtaz bey, sizin ton maisterliğinizi ben yapacak değilim. Bir ton maister bulun hemen” dedi.
“Aman Yıldız hanım,” diye söze girdim. “Burası Çorum. Dışarı çıkıp bir ton maister bulun bana desem, herkes şaşkınlıkla birbirine bakar. Nerede burada ton maister?”
Çaresiz devam etti.
Akşamı da daha önce anlattığım gibi, muhteşem bir konser verdi.
Sabah kahvaltı salonunda Gürer Aykal ile Yıldız İbrahimova sohbet ediyorlardı. Belediyenin o sıralarda kültür işlerinden sorumlu Cengiz Özkader girdi salona ve benim yanıma yaklaşıp, “Yıldız hanımın parasını getirdik,” dedi. Yıldız hanımı bir başka masaya aldık. Cengiz çoğu bozuk bir deste para çıkartıp Yıldız hanıma saymasını söyledi. Baktı ki sayıyor, “30 milyon kadar az, artık bu da sizin bize hediyeniz olsun,” demez mi?
Hemen Borusan’ın sanat danışmanı Ömer Umar’a gidip otuz milyon borç alıp parayı tamamladım.
Görüntü korkunçtu. Sanki Yıldız hanım bir bar kadınıydı ve bir gün önceki hizmetinin karşılığını açıktan alıyordu.
Paraları bir zarfa koymak veya hesap numarasına yatırmak Cengiz’in aklına gelmemişti herhalde.
Hemen arkasından ikinci skandal koptu. Sami Caner, “Mümtaz, biliyorsun buraya otobüs parasına geldik. Şoförler de parayı istiyor,” dedi.
Cengiz’e aktardım.
“Tamam, ödeyelim ama KDV’sini onlar ödesin, bize hediyeleri olsun,” dedi.
Anladım ki ne Borusan’ı, ne Yıldız İbrahimova’yı ne de benim diğer misafirlerimi Çorum Belediyesi çalışanları istemiyor.
Sami’ye söyledim durumu. “Mümtaz, buraya hiç kaşe almadan gelmemiz zaten yeterli derecede hediye değil mi? Biz Borusan olarak herkese beş yüz dolar kaşe ödüyoruz. Gürer Aykal’a ödediğimiz ayrı,” dedi.
Ardından ekledi: “Senin hatırın için peki.”
Bütün bunlara yanımdakiler tanık oluyordu, ama ellerinden bir şey gelmiyordu maalesef. Ben de bütün bu olayları Arif Ersoy’a aktarmıyordum, iş kemikleşmesin diye.
Borusan konserinde Vivaldi’nin Dört Mevsim eseri çalındı. Gürer Aykal eseri anlata anlata orkestraya çaldırdı. Bir anlamda bir eğitim verdi. Nerede alkışlanacağını hatırlattı. Dört Mevsim eserinin inceliklerini açıkladı. Her bölümde örnekler verdi. Hoş bir konser oldu. Kimse de şikayetçi olmadı. Üstelik salon tıklım tıklım doluydu. Bir ara birinin cep telefonu çaldı. Tugay avazı çıktığı kadar bağırdı: “Kendinizi o kadar önemli hissediyorsanız konsere gelmeyin,” diye.
(Bu olay belki de Hande Dalkılıç konserinde yaşandı, tam olarak Tugay bilir, anımsayamıyorum. Zaten hiçbir konseri Vali’nin yanına kurulup da seyretmedim.)
Borusan konseri ile birlikte bir festival daha geçmişti ve ben yine briç arkadaşlarımla birlikte günlük hayatıma dönmüştüm.
Berk giderek daha iyi oluyordu. Hastaneden çıkmıştı ve nefes alışı eskisine oranla oldukça düzelmişti.
Büyük Otel’de müstecir değişmişti. Ben de Köy Hizmetleri misafirhanesine taşınmıştım. Sabahattin adında misafirhaneden sorumlu bir arkadaş edindim. Çorum’dan gidinceye kadar en yakın dostlarımdan biri oldu Sabahattin Kılıç. Ne sıkıntım olsa hep yanımdaydı. Misafirhaneyi de bana ayarlayan “şişman” diye tanımladığım sevgili Tugay oldu.
Herkesle dostluğum giderek artıyordu, ama Çorum’un dokusunu bozduğum eleştirileri de sürekli gündemdeydi. Büyük gazeteler Çorum’dan söz ediyordu, ama bu yeterli olmuyordu. Müşerref Hekimoğlu “Çorumda Güzel Şeyler Oluyor” başlıklı bir yazı yazdığında, bir Pazar sabahı Vali Atıl Üzelgün’ün telefonuyla uyandım.
“Mümtaz bey,” diye başladı uzatmadan Davudi sesiyle. “Çorum’da bütün yapılanları siz mi başarıyorsunuz?”
“Anlayamadım,” dedim şaşkınlıkla. Gerçekten anlayamamıştım ve yazıdan da haberim yoktu. “Müşerref Hekimoğlu’nun yazısını okumadınız mı,” diye sordu.
Okumadığımı söyledim.
Kısaca özetledi ve Arif Ersoy ile benden övgüyle bahsedildiğini, kendisinin ise yardımcı olmadığını ima ettiğini söyledi Müşerref hanımın.
Ben de, “Yanlış da sayılmaz sayın Valim,” dedim. “Kitap fuarı açtım, siz gelmediniz, Arif Ersoy geldi. Resim sergisi açtım, siz yoktunuz Arif Ersoy vardı. Borusan geldi, ziyaret etmediniz. En son Can Dündar-Hasan Uysal geldi, ona da gelmediniz.”
“Diş doktoruyla randevum vardı, o yüzden kitap fuarı açılışına gelemedim,” dedi.
“Ama siz Vali’siniz. Buranın mülki amirisiniz. Diş doktoruna on beş dakika bekle derseniz, o da sizi beklerdi. Ama siz gelmek istemediniz. Bütün bunları da bir şekilde gazeteciler duyuyor.Ben bildirmedim,” dedim.
Konuşmasına izin vermeden de ekledim: “İnanın sayın Valim, bundan sonra Çorum’la ilgili Doğan Hızlan bir yazı yazacak ve sizden söz edecektir.”
Konuşmamız bitti.
Bir süre sonra Doğan Hızlan telefon etti ve Çorum’da olanlar için beni kutladı. Ben de “Aman ağabey, beni kutlama lütfen Vali beyi kutla. O olmasa asla bunları başaramazdım,” dedim.
Gerçekten de öyleydi. Doğruydu.
Birkaç gün sonra Doğan Hızlan’ın yazısı yayımlandı: “Kutlarım Çorum Valisini”.
Benden tek satır yoktu.
Mehter marşından başka müzik tanımam, diyen daha sonraki bir valinin yanında Atıl Üzelgün “zemzem suyuyla yıkanmış” bir valiydi. Demokrattı, Atatürkçüydü ve daha da önemlisi iş yapana prim veren bir yöneticiydi. Asla kuru gürültüye pabuç bırakmıyordu.
Kimse buna “yağcılık” diyemez artık. Ne ben bir daha Çorum Kültür Müdürü olabilirim ne de Atıl Üzelgün resmi olarak benim Valim olabilir. Daha sonraları Müsteşar Yardımcısı olarak Kültür Bakanı’nı temsilen döndüğüm Çorum’da Atıl Üzelgün hala benim valimdi. Statü olarak farklı olmama karşın yine saygılıydım, başım öndeydi ve ardından yürüyordum… Bunu bana çok az insan yaptırabilmiştir.
Konserler sırasında keçi sakallı, benim boylarımda (yani kısa) biri hep gözüme çarpıyordu. Her konserde mutlaka bulunuyordu ve bir iki kez de bana bazı sorular sorduğunu anımsıyorum.
O sıralarda bilmiyordum, sonradan en yakın dostum olacağını…
|