|
Biz eskiden, daha ortaokulda iken, bazı düşünceler üzerinde, sınıf ikiye ayrılarak “Münazara” yapardık. Türkçe hocamız Ruşen Zeki, bu işe çok ehemmiyet verirdi. Size bir örnek vermek istiyorum.
Bir ülke müşkül duruma düşmüştür. Düşman padişahının bir isteği vardır. Eğer, filan okuldaki kızlardan istediği kendisine hediye edilirse, ülke bu sıkıntıdan kurtarılacaktır.
Kız arkadaşlarımız arasında bu teklifi, vatan için de olsa, reddedenler çoklukta idi. Bir arkadaşımız, vatan için kendisini feda edeceğini ve tiksindiği düşman padişahının isteğin yerine getirebileceğini söyledi ve edebi şekilde düşüncelerini bize izah etmişti. Arkadaşımız, kız arkadaşımız, pek çok alkışlanmıştı.
Münazara Türkçe değil ama, o zamanlar biz bu sözcüğü Türkçe olarak sıkça kullanıyorduk. Burada, esas olan, verilen konunun müdafaa ediliş şekli idi. Menfi fikrin bile başarılı sayılması çok görülürdü.
Bu bizim ortaokul münazaraları, tahsilim müddetince, çeşitli adlar altında devam etmiştir.
Hayatta yarışmanın, yetişkinler arasında, yine çeşitli adlar altında devam ettiğini görüyoruz. Rahmetli hemşehrimiz Hıfzı Veldet Velidedeoğlu hocamız da, beyin jimnastiği adı altında yazılar yazardı. Ben de kendisini taklit ederek bazı yazılarımda aynı adı kullanmışımdır. Başkaları da başka adlar kullanıyorlar. Amerikalılar bu işe pek alışkanmışlar. Onlar da, bu işi “Senaryo” adı altında yaparlarmış. “Her yiğidin bir yoğurt yeyişi vardır” denmez mi! Bize göre, yoğurt kaşıkla ve solak olmayanlar, tarafından sağ elle tabakta yenir. Demektir ki başka şekilleri de vardır. Çatalla da yoğurt yenmez.
Bizde sorun yaratan bir olay, Amerika’nın Hudson eyaletinde cereyan ediyor. Hudson’da bir enstitü, bir konferans tertip ediyor. Bu konferansa, biraz da ilgisinin olması muhtemel sayılan insanlar davet ediliyor. Bu arada Talabani’nin oğlu da var. Türk olarak iki general de davet edilenler arasında. Generallerden birisi toplantıya iştirak etmemiş ve etmiyeceğini de bildirmiş. Ancak, toplantı günü, enstitüde bir yemekte bulunmuş ve bu yemekte, enstitünün çalışma şeklini ilgilendiren bir konuşmayı da yemekten sonra, yemek salonunda dinlemiş. İşte, böylece bitmiş ve unutulmuş. Daha doğrusu, bu sorun kimsede ilgi uyandırmamış. Toplantıda konuşulanlar, herkesin kabul ettiği şekilde, birer senaryodan ibarettir. Şöyle ki; PKK işi ne olacaktır? İş ileri giderse, Türk ordusunun müdahelesi düşünülebilir mi? Bu müdaheleyi Amerikalılar ve Irak komşuları nasıl karşılar? İşte böyle daha bazı şeyler.
Daha sonra, bir kadın gazeteci, bu işi bir haber şekline getiriyor. Kuzey Irak konusunda, Aşirek reisleriyle Genelkurmay Başkanı konuşmayı istemezken, bir Türk generali Amerika’daki toplantıya nasıl katılır ve konuşmalardan memleketini nasıl bilgilendirmez?
Sayın Başbakan’a bunu sordular. Ben TV ekranlarında izledim. Kısaca “Ben deli saçmalarıyla uğraşmam” dedi.
Aynı işi Türkiye’nin Dışişleri Bakanı’na sordular. Biraz lafı dolaştırdıktan sonra, işe bu kadar ehemmiyet verilmemesi gerektiğini söyleyerek meseleyi geçiştirdi. Bu iki yetkili, cidden sorunun sorulması gereken makamların sahipleri idiler.
Daha sonra da, Meclis Başkanımızın fikri soruldu. Vay efendim neler söylemedi... Kısaca, hiç söylememesi gerekenleri, çok sert bir dille sıraladı. Ve sonunda, da, “ey vicdan sahipleri” der gibi bir görüntünün içine girdi.
Bu iş, AKP’nin yetkililerinin sözleriyle bitmedi. Bütün ülkenin görüntülü, görüntüsüz iletişim araçları yarışa girdiler. Arada sırada Ordu’ya ve Genelkurmay Başkanlığı’na göndermeler yapmadan da geri kalmadılar. Adeta, beklenilen bir bir fırsatın kıymetlendirilmesi gibi bir şeyler oldu.
Sayın Arınç babasının oğludur. Bu noktayı onunla ben, bir daha doğmuş olsak yine de anlaşmaya varamayız. Ötekilere gelince, söylenecek bir söz bulmak zor gözüküyor. Bir insan, aklı ile vicdanını karşılaştıramıyorsa, vicdanını aklının kontrolüne bırakamıyorsa, ona muhatap olmaktan çekinilmelidir.
|