Anasayfa arrow YAZARLAR arrow MEHMET ÖZATA arrow BİR SÜRGÜNDEN ANILAR (8)
Prev   Next   Pause   Play     Scroll   Fade   ScrollFade
BİR SÜRGÜNDEN ANILAR (8) Yazdır E-posta
11 04 2007
Vali yardımcısı İsmail Gündüz ön kapıdan içeri girdi. Ayağa kalkmadım o da bana sormadan ön koltuklardan birine oturdu. Bir süre birbirimize baktık. İkimiz de aslında konunun ne olduğunu biliyorduk, ama önce kim başlayacaktı?
Benim sustuğumu görünce, “Ne o müdür bey,” diye başladı söze. “Artık bize davetiye yok mu?”
“Davetiye mi?” diye şaşırmış gibi sordum. “Adem,” diye bağırdım. “On tane davetiye getir, hemen.”
Vali yardımcısına dönüp, “Yeter mi on tane?” diye sordum.
“Ben ne yapayım on taneyi?” dedi şaşkınlıkla. “Ben iki kişilik bir davetiye istiyorum, o kadar.”
“Peki,” dedim. “Davetiyeler zaten iki kişilik, Adem yazsın üzerini size versin.”
“Hayır,” dedi. “Bize niye göndermediğinizi merak ediyorum. Ben şimdi aşağı ineceğim, bana gönderin.”
“Olmaz!” dedim.
Tam kalkıyordu İsmail bey, benim “olmaz” lafımı duyunca yeniden oturdu.
“Gerginlik yaratıyorsunuz ama,” dedi.
“Gerginlik falan yarattığım yok,” dedim. “Siz dün salonu bomboş bıraktınız. Ben de artık kimseye davetiye göndermeyeceğimi Vali beye söyledim. O da kabul etti. İsteyen gelir buradan davetiyesini alır. Ama diğer Vali yardımcıları da gelsin veya aklınızdaki başka birileri de konserleri izlesin diyorsanız, o zaman size on tane vereyim, siz dağıtın ama ben vermem,” dedim.
Hiçbir şey söylemeden kalktı. Adem’den kendi adına yazılmış davetiyesini aldı ve gitti.
Yaptığımın doğru olmadığını biliyordum ama ben zaten bakan ile kavga edip gelmiştim buralara, vali yardımcısı ile kavgayı zaten göze almıştım.
Kısa süre sonra bunun ne anlama geldiğini öğrenecektim gerçi. Sonuçta bir memurdum ve vali yardımcıları benim amirim durumundaydı.
Benim derdim “aykırı” olmaktı. Kimseye benzememek, kendi kuralları içinde yaşamak…
Oysa dünya hiç de böyle tipleri kaldıracak esneklikte değildi.
Lermontov’un bir eseri vardır: Zamanımızın Bir Kahramanı adında. Lermontov bu kısa romanında “aykırı” bir insanı anlatır. Bir ailesi olmayan, herhangi birine karşı sorumluluk taşımayan bir insandır Peçorin. Bunun getirdiği rahatlıkla davranır. Peçorin olmak için, Peçorin koşullarına sahip olmak gerekir. Oysa benim öyle bir halim hiç olmadı. Ne çocukken ne de yetişkinken. Ama aykırı olmaya özen gösterdim.
O anda aklıma düştü. Aykırı olmayı ben mi istiyorum, yoksa çevremdekiler mi? Yani birileri yapamadığı şeyi bana mı yaptırıyorlar?
Niye Çorum’dayım? Bir gazete haberi yüzünden. Müsteşar Yardımcısı Tevfik Ketencioğlu ile takışmam sonucu bakanın tercihi ile Çorum’a geldim. Elimde koz olarak ne var? Bir yığın tanıdık insan. Neredeyse kabinenin çoğunu tanıyorum. Bülent Ecevit’in en yakın danışmanları arkadaşlarım. Bir telefon ile Kültür Bakanlığı olmasa da başka bir bakanlığa atamamı hemen yaptırabilirim. Niye yapmıyorum? Kime karşı kendimi kanıtlamaya çalışıyorum. İşte Hakan Tartan, Sabah gazetesinde birlikte çalıştık. Emrehan Halıcı, üstelik grup başkan vekili, otuz yıllık arkadaşım… Gazetelerin başında oturanların hemen hepsi benle gazeteciliğe başlamış kişiler, ama ben inatla onları aramayıp, Çorum’da bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Yani kendimi kanıtlamak isityorum.
Ne kısır ve küçük bir düşünce!
Adem’i çağırdım bunlar aklımdan geçerken.
“Vali yardımcısı hangi konser için davetiye aldı,” diye sordum.
“Çarşamba akşamı için,” dedi.
“Çarşamba akşamı ne var?”
“Türk Sanat Müziği.”
Aklımda dolaşanları defetmek için oyalanıyordum. “İsmet’i bağla bana,” dedim. Birkaç dakika sonra İsmet Ediz telefondaydı.
“Doğan boş mu,” diye sordum.
“Arabayı istiyorsan hemen göndereyim,” dedi. Anlayışlı adamdı İsmet Ediz.
“Yola iniyorum,” dedim ve kapattım telefonu.
On dakika kadar bekledim, Doğan geldi. Suratsız bir adamdı ve sanırım benim bu tür taleplerimden hiç hoşlanmıyordu.
“Nereye gidiyoruz?” dedi isteksizce.
“Ankara yoluna doğru sür,” dedim.
“Bu araba Ankara’ya gitmez,” dedi.
“Geçen gittiniz ama…”
“Gittik ama sen bir de bana sor,” dedi.
“Soruyorum…” dedim.
Anlamadı. Sinirli bir halde gaza bastı ve biz Sungurlu’ya doğru yola çıktık. Amacım Mavi Ocak’a, Mustafa Mavi’nin yanına bir uğramak, soğuk bir birasını içip dönmekti. Ama daha Çorum’u on kilometre bile çıkmadan Doğan, “Benzin bizi götürmez,” dedi.
Hep yedeğinde bir koz bulunduruyordu Doğan. “Nereye kadar götürür?” diye sordum.
“Tepeyi aşarız, boşa bile alsam Sungurlu’ya varamayız. Yolda benzin almamız gerek,” dedi.
“Dön o zaman,” dedim. Cebimde benzin alacak para yoktu. Kredi kartı da üzerimde değildi. Anlaşılan yolda kalacaktık. Mavi Ocak’a kadar ulaşsam, borç benzin alırdım belki, ama Doğan oraya kadar da ulaşamayacağımızı söylüyordu.
Akşam Gülüm Pekcan-Fatih Karakoç konseri vardı ve benim onları bir ziyaret etmem gerekiyordu. Ne de olsa hatır için gelmişlerdi.
Anitta Otel’de kalıyorlardı.
Araba Büyük Otel’e yanaştığında, “Beni Büyük Otel’e bırak,” dedim Doğan’a. Dişlerinin gıcırtısını hissedebiliyordum.
Odama çıktım ve uyudum.
Akşam konsere yürüyerek gittim. Sinema makinesinin olduğu küçük odaya girdim, oradan gösterinin bir kısmını izledim. Salon doluydu. İbrahim Karamehmet’i gördüm bir ara. Çıkışta onu yakalamak üzere kapının önünde beklemeye başladım.
Konser bittikten sonra da Gülüm Pekcan ile Fatih Karakoç’u görmedim. Görmek de istemiyordum zaten. Kapıdan çıkan herkes beni görünce teşekkür ediyor, gösterinin çok güzel olduğunu söylüyordu. Ben kimseyle ilgilenmiyordum o anda. Yüzümde sahte bir gülücük, İbrahim Karamehmet ile karısının çıkmasını bekliyordum. Arabaları vardı ve o akşam Çorum’dan ayrılacaklardı.
Kafama koymuştum. Ben de onlarla birlikte Çorum’dan ayrılacaktım.
İstifa edecektim yani...
Karımı, çocuklarımı çok özlemiştim.
“Biz Çorum’u da, Çorumluları da çok sevdik Mümtaz,” dedi İbrahim. “Bu gece de kalabilir miyiz?”
Başımdan aşağı kaynar sular döküldü sandım. “Tabi kalabilirsiniz,” diye fısıldadım. “Sorun yok.”
Birlikte Büyük Otel’e döndük. Onlar odalarına çekildi. Tek başıma kalmıştım yine.
Ali resepsiyonda gece nöbetçisiydi. Ankara yönüne giden son arabayı sordum. “Çoktan gitti abi,” dedi. “Buradan en son araba sekizde gider. Saat on ikiye geliyor. Ankara’ya gitmek istiyorsan Samsun yoluna çıkacaksın. Orada sabaha kadar araba bulursun.”
Hazırlanmak ve Ankara’ya gitmek üzere odama çıktım.
Sızmış kalmışım.
Sabah acı bir telefonla uyandım. Televizyon da açık kalmış.
Kültür Bakanlığı Klasik Sanat Müziği korosu elemanları Büyük Otel’i doldurmuşlar. Hasan Çengelci de beni aşağı çağırıyor.
Hemen giyinip aşağı indim. Resepsiyona İbrahim Karamehmet’i sordum. Gitmişlerdi. Bana da bir not bırakmışlardı: “Her şey için çok teşekkürler.”
Mutfak bölümüne girdim: “Bana bir bira koyun çocuklar,” dedim.
“Ama müdürüm daha öğlen bile olmadı,” dedi oradaki çocuk.
Nasıl baktıysam, “Peki,” dedi birayı küçük buzdolabının üzerine koydu. Kocaman bir yudum alıp lobiye girdim.
Cemile Kutgün ile karşılaştım girer girmez. Onu hiç beklemiyordum. Sunucu olarak onu görevlendirmişler. Konuştuklarımızı hiç anımsamıyorum, ama beni sevmediğini gözlerinden anladım o anda.
“Mustafa Mutlu’nun oğlu Hacivat-Karagöz gösterisi yapıyor olmalı şu anda, araya bir bakmam gerek,” dedim ve odama çıktım. Yatak beni çağırıyordu. Uyudum.
Akşam Türk Sanat Müziği konserine de gitmedim. Tiyatro binasının etrafında dolaştım durdum. Kimi beklediğimi de bilmiyordum aslında, ama bir şey bekliyordum.
Konser bitti, herkes evine gitti, Klasik Müzik korosu da belediyenin tahsis ettiği bir arabayla Büyük Otel’e geçti.
Tiyatro binasından Büyük Otel’e kadar, yaklaşık beş kilometre yürüdüm. Otel’e girdiğimde, asma katta Hasan Çengelci, gruptan iki kişi ve Cemile Kutgün’ü poker oynarken buldum.
Hasan, “bize katılmak ister misin?” diye sordu.
Cemile hanımın tam karşısına oturdum.
Ertesi gün Tolga Çandar konseri vardı.
Tolga Büyük Otel’e geldiğinde çok sarhoştu. Bedava gelenlerden de değildi. Vali Yardımcısı Ahmet Soley’in de arkadaşıydı. Ahmet Soley ile ilk onun gelişiyle birlikte tanışmıştım.
Öğlenden içmeye başlamıştı bile. Tiyatro binasına kadar gittim, ama konseri izlemedim. Birlikte otele döndük.
Bir ara gelip masanın üzerine yüz milyon fırlattı ve “Bu kadar paraya ben çalmam,” diye bağırmaya başladı. “Bana layık gördükleri para bu,” dedi. “Al, senin olsun.”
“Tolga, seni ben çağırmadım,” diyecek oldum. Yanımızda Tolga’nın bir arkadaşı vardı, beni susturdu.
Sonra parasını aldı mı, almadı mı bilmiyorum. Çorum’dan ayrılırken görmedim. Birkaç ay sonra Ankara’da, Eskişehir yolundaki evinde buluştuğumuzda içkiyi bırakmıştı.
 
< Önceki   Sonraki >
 

SİTE İÇİ ARAMA

 
 

ÜYE GİRİŞ / ÇIKIŞ






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

 

Gazete Oku

Son Eklenen 5 İlan

ERĞİŞİ OTOMOTİV
İş Verenler (21.11.2008)
KAPICI
İş Arayanlar (20.11.2008)
MAKİNACILAR ALINACAKTIR
İş Verenler (19.11.2008)
EVDE ÇOCUK BAKILIR
İş Arayanlar (18.11.2008)

 
= Fotoğraf Var

SİTE ZİYARETÇİLERİMİZ

Şuanda 54 misafir ve 1 üye bağlı
  • a.y.

SİTE SAYFA SAYACI


Başlangıç 01.01.2007

RSS / XML

   Basın ve Yayın   Free Page Rank Tool

             

Ip Adresiniz: 38.103.63.55