Anasayfa arrow YAZARLAR arrow A.MÜMTAZ İDİL arrow BİR SÜRGÜNDEN ANILAR (7)
Advertisement
BİR SÜRGÜNDEN ANILAR (7) Yazdır E-posta
04 04 2007
17 Haziran akşamüzeri Borusan’ın otobüsü Anitta Otel’in önüne yanaştı. Çok heyecanlıydım. Borusan’ın gelmiş olması değildi beni heyecanlandıran. Onların geleceğini zaten biliyordum. Beni heyecanlandıran, otuz yıldır görmediğim birini görmekti.
Borusan Orkestrası, gelecek müzisyenlerin isimlerini bildirmişti daha önce ve aralarında çok iyi tanıdığım bir isim vardı: Yaz Baltacıgil.
Yaz, Zonguldaklıydı. Benden birkaç sınıfı öndeydi. Bütün Zonguldak’ın tanıdığı bir isimdi. Sapsarı uzun saçları ve kendine has gitar çalışıyla tüm genç kızların peşinde koştuğu son derece yakışıklı bir herifti. Hepimiz müthiş bir hayranlık duyardık ona. Çok mesafeli ve kendini beğenmiş bir çocuktu. Beni anımsaması da mümkün değildi, ama ben onu çok iyi hatırlıyordum.
Otobüsten inenlere dikkatle bakıyordum. Uzun sarı saçlı, yakışıklı biri…
Hayır, otobüsten öyle biri inmedi.
Sami Caner’e yanaşıp sordum: “Yaz Baltacıgil gelmedi mi?”
Burnuyla ileriyi işaret etti: “İşte orada.”
Hayır, diye mırıldandım kendi kendime, “Bu Yaz olamaz,”
Boyu benim kadardı gösterdiği adamın ve saçı yoktu.
Benim bildiğim Yaz Baltacıgil dev gibi bir adamdı ve aslan yelesi gibi sapsarı, gür saçları vardı.
“Emin misin,” der gibi baktım Sami Caner’e, ama onun benim şaşkınlığımla uğraşacak hali yoktu. Yorgun ve gergindi.
Gösterdiği adama yanaştım.
“Yaz?”
Kulaklarının üzerinde ve ensesinde bir tutam saç kalmış olan Yaz Baltacıgil bana döndü ve anlamsız bir yüzle, “Evet?” dedi.
“Şey,” diye kekeledim. “Beni tanımazsın, ama ben seni iyi tanıyorum.”
Şaşkın bir halde suratıma bakıyordu. Sağ elinde de boyundan büyük kontrbas kutusunu tutuyordu.
“Zonguldaktan…”
Hatırlamadı beni, ama nezaketen hatırlamış gibi yaptı. Bir süre o günlerden konuştuk, ama benim için de olayın büyüsü gitmişti artık.
Borusan elemanlarını yemeğe aldık, ardından yatmaya uğurladık.
Bir ara Sami Caner’i yakalayıp, Gürer Aykal’ı sordum.
“Yarın sabah gelecek. Ankara’dan, kendi arabasıyla…”
Büyük Otel’e dönme zamanı gelmişti. Briç ekibi toplanmış ve Hasan Çengelci de yavaş yavaş sinirlenmeye başlamış olmalıydı.
Sabah yine Ali uyandırdı. Anitta Otel’e kahvaltıya çağırıyordu. Üstelik konuklar gelmişti.
Akşam fazla kaçırmış olmalıyım ki, başım çatlayacak gibi ağrıyordu. Kendimi yataktan atıp duşa girdim. Hiç faydası olmadı. Giyinip hızla Anitta Otel’e yürüdüm. İki otel birbirine yürüme mesafesi uzaklığındaydı.
Lobiye girer girmez müthiş bir kalabalıkla karşılaştım. Hemen girişte Ali karşıladı beni ve Kurthan Fişek’in olduğu yere götürdü.
Kurthan Hoca beni görür görmez “Neredesin lan!” diye bağırdı. “Hem çağırıyorsun, hem de burada bekletiyorsun,”
Kurthan hocayı tanımayanlar bu sert tepkisine çok şaşırdılar. Onun bu yalancı bağırmalarına alışık değillerdi elbet. Ama ben bir yıl birlikte çalışmıştım onunla ve bunun arkasından ne geleceğini biliyordum.
“Canım benim,” diye sarıldı. “Nasılsın?”
Ardından yine bağırmaya başladı.
Bir süre sonra herkes alışmıştı sanki. İlgi önce azaldı, sonra yok oldu.
“Yolda birine rastladım, sanırım yolunu kaybetmişti. Ona da eskortluk ettim buraya kadar. Tanınmış birine benziyordu,” diye fısıldadı.
“Gürer ağabey,” diye mırıldandım.
“Hah!” diye bağırdı. “Ben dedim ya, ünlü birine benziyor diye!”
Şaka yapıyordu, ama çevremizdekilerden hiçbiri onun şaka yaptığının farkında bile değildi. Kurthan Fişek tabii ki çok yakından tanıyordu Gürer Aykal’ı. Hatta iyi dostlardı.
Ali’ye baktım. Başıyla Anitta Otel’in lokanta bölümünü gösterdi. “Kahvaltı ediyor.”
Tam o yöne yürürken Gürer Aykal’ın da bana doğru geldiğini gördüm. Tam resepsiyonun önünde sarmaş dolaş olduk.
Sırtımda Ali’nin bakışını hissediyordum. Bu kadarını o bile beklemiyordu.
Hemen yan masada, gözümün ucuyla Ceyhan Mumcu’yu görebiliyordum. Çorum’dan tanıdıklarıyla görüşüyordu. Naciye Mumcu odasında olmalıydı.
Borusan, bütün haşmetiyle kahvaltı ediyordu. İnanılmaz bir canlılık vardı Anitta Otel’de.
Bir süre Sami Caner, Gürer Aykal ve Ali ile sohbet ettik. Prova almaları gerekiyordu ve Tiyatro Salonu’na gideceklerdi.
Tiyatro Müdürü Şükrü Şahin’i aradım. Salon müsaitti.
Büyük Otel’e geçtim.
Kurthan Hoca için hazırlattığım odaya viski koyup koymadıklarına baktım. Koymuşlardı. Bir de meyve sepeti.
Tam o sırada telefon çaldı. Arayan Kurthan hocanın eşi Neyran hanımdı. Kurthan hocanın aynı gün dönmesi için rica ediyordu. Israr edecek oldum, ama o baskın çıktı.
Odayı iptal ettim, viskiyi kendi odama aldım. Meyve sepetini de bıraktım.
Öğlen Kültür Bakanlığı basın bürosundan iki arkadaşım ve Milli Kütüphane Başkanı geldi Büyük Otel’e yerleşti.
Konuklar tamamlanıyordu artık.
Muharrem Koç, yanındaki ressam arkadaşıyla kenti dolaşmaya çıkmıştı.
Borusan provadaydı.
Ceyhan Mumcu arkadaşlarıyla siyaset tartışıyordu Anitta Otel’de.
Naciye Mumcu dinleniyordu.
Odama çıktım ve uzandım.
Akşamüzeri telefon çaldı.
“Bizi buraya çağırdın, sen yoksun. Bu ne biçim iş?”
Sesi hemen tanıdım. Ünal İnanç’tı arayan. Sabah gazetesinde birlikte çalıştığım, Polis Adliye Muhabirleri Derneği Başkanı… Sabah gazetesinden, Adnan Kahveci’nin karısıyla ilgili dedikodu yaptı diye Dinç Bilgin tarafından atılmıştı.
“Hemen geliyorum abi,” dedim ve fırladım. “Neredesin?”
Tiyatro binasının önündelermiş. Konser için.
Gittiğimde Ceyhan Mumcu oradaydı. Eşinin sergisi için yardımcı oluyordu. Bir saat sonra konser başlayacaktı ve konuklar gelmeye başlamıştı. Sergiyi gezecek ve konsere katılacaklardı.
Ünal İnanç gitmişti. “Bir telefon geldi, acilen gitmesi gerekti,” diye açıklama yaptı Ceyhan Mumcu.
Ve o anda müthiş bir yağmur başladı. Öylesine şiddetli yağıyordu ki, burnunuzu bile uzatmanız mümkün değildi sanki.
Bir araba yanaştı tiyatro binasının önüne. Yakışıklı bir adam şemsiyesini açıp incecik bir kadının arabadan inmesine yardım ediyordu.
İbrahim Karamehmet… Bir zamanlar İbrahim Berkman olan, sinemaya da, reklama da, oyunculuğa da soyunmuş, hatta bir süre Rusya’da rehin kalıp, sayemde kurtulmuş olan İbrahim Karamehmet. “Vagon” filminin yönetmeni…
“Burada Gürer Aykal’ın şefliğinde Borusan Filarmoni’nin konseri varmış. Geçiyorduk, uğradık,” dedi hafif alaycı bir sesle.
Konser tam bir hüsrandı. Protokol listesi diye elime tutuşturdukları isimlerden hemen hiçbiri gelmediğinden, ilk on sıra neredeyse bomboştu. Vali, eşi, Belediye Başkanı ve belediyeden görevli birkaç kişi dışında konsere Çorum bürokrasisinden kimse gelmemişti. Arka sıralar ise tıklım tıklım doluydu ve dışarıda o yağmura rağmen bekleyen bir yığın insan vardı. Kapıları açtım ve isteyen herkesi aldım, ama çoğu küsüp gittiğinden, salonu yine dolduramadım.
* * * * *
Mehmet Yolyapar’ın, Ümit Uzel’in, Ali Alakoç’un, Arif Ersoy’un, Necla’nın, Celalettin’in, Cemalettin’in, Erdal Eralp’in, Nuri Özkuyumcu’nun, Sabri Arık’ın, Ateş Velidedeoğlu’nun kısacası bir avuç insanın tüm çabasına rağmen Çorum bir sıfır öndeydi.
Ertesi sabah Anitta Otel’e çağrıldım. Vali Atıl Üzelgün, Ceyhan Mumcu’yu ziyaret edecekti.
Gittiğimde oturuyorlardı. Konuşmaya ara verildiği bir anda Vali beye doğru eğilip, “Protokolü kaldırıyorum sayın Valim,” dedim.
Ne demek istediğimi anlamaya fırsat kalmadan Ceyhan Mumcu yeniden konuşmaya başladı.
Bir ara, “Nasıl yani?” diye sordu.
“Protokolü kaldırıyorum artık,” diye yineledim. “Dün akşam protokolde siz ve belediye başkanından başka kimse yoktu. Salonun yarısı bu yüzden boş kaldı. Bundan sonra bir davetiye size ve eşinize, bir davetiye de belediye başkanına. Başka yok!”
Bir yandan Ceyhan Mumcu’ya laf yetiştirmeye çalışan Atıl bey, “Bir de garnizon komutanına…” diye ekleyebildi.
“Peki,” dedim. “Bir de garnizon komutanına… O kadar.”
Başıyla onayladı.
Vali ayrıldıktan yarım saat kadar sonra Gürer Aykal indi aşağıya. Tüm Borusan kahvaltıdaydı. “Haydi çocuklar, hazırlanın!” diye bağırdı Sami Caner. “Birazdan yola çıkıyoruz.”
Gürer abi ile oturduğumuz masaya geldi. Gürer Aykal saatine baktı, “Haydi,” dedi. “Valiye ziyaretimizi de yapıp gidelim. Hava kararmadan İstanbul’da olsak iyi olur.”
“Hayır,” dedim o anda. “Vali sizin burada olduğunuzu bildiği halde gelmedi. Sabah buradaydı. Ceyhan ağabeyi ziyarete gelmişti, ama seni sormadı bile. Bu nedenle ziyaret etmeni kesinlikle istemiyorum. Binin ve gidin…”
Kovboy filmlerindeki bakışlara benzeyen bir bakış attı Gürer abi ve “Haydi çocuklar,” dedi. “Gidiyoruz. Emir büyük yerden.”
Akşam Gülüm Pekcan-Fatih Karakoç ikilisinin gösterisi vardı. Gülüm’ün ablası Özlem birlikte çalıştığım arkadaşımdı. Annelerini de çok iyi tanıyordum. Fatih Karakoç’u hiç tanımıyordum, ama Çorum onu iyi tanıyordu.
Konser ve gösteri çok hoş geçti.
Protokolden kimseyi çağırmamıştım.
Ertesi gün valilikteki odamda otururken, her zaman kilitli tuttuğum kapı “hışımla” zorlandı. “Öteki kapı!” diye bağırdım. O kapıya ilk geldiğim günden beri bir anlam verememiştim. Sonra Adem açıklamıştı bana. Vali veya vali yardımcıları geldiği zaman o kapıdan girerlermiş. Sekretaryaya uğramadan, doğrudan içeri…
Ben de Adem’e, “bu kapıyı hemen kilitleyeceksiniz,” demiştim. “Vali gelirse zaten haberim olur, diğerleri de normal kapıdan girsinler.”
İşte o kapı zorlanıyordu ve gelenin vali olmadığını biliyordum.
Gelenin kim olduğunu da biliyordum aslında…
 
< Önceki   Sonraki >
 
 
 





Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Gazete Oku

Canlı Kamera

CANLI KAMERA

Sel Sokak

sarac.gif


Başlangıç 01.01.2007
Ip Adresiniz: 38.103.63.18

Free Page Rank Tool   Basın ve Yayın