Anasayfa arrow YAZARLAR arrow İSMAİL HABOĞLU arrow BİR SÜRGÜNDEN ANILAR (6)
BİR SÜRGÜNDEN ANILAR (6) Yazdır E-posta
31 03 2007
Büyük Otel’e yerleştikten bir iki gün sonra Hasan Çengelci, “Briç biliyordun sen değil mi?” diye sordu. Aslında çok iyi bir briç oyuncusu değildim, ama gözlerimde gerçekten şimşekler çakmıştı: Saat beşi geçtikten sonra yapabilecek bir iş bulabilirdim artık kendime.
Akşam otelin asma katında bir masa hazırlanmıştı. Hiç tanımadığım dört kişi oturuyordu masanın çevresinde.
Sonradan eklenerek büyüyen briç arkadaşlarım. Kadir Dalyan, Ayhan Mutlu, Tahir Kayış…
Gurbette olmanın hem güzel yanları oluyor hem de inanılmaz sıkıcı yanları. Hiç olmadığınız kadar kendinizle baş başa kalıyorsunuz. Bunlar doğal olarak bazı kuruntuları da doğuruyor. Bir yandan bulunduğunuz çevreyi tanımaya çalışıyorsunuz, diğer yandan geldiğiniz yeri özlüyorsunuz. Bir bakıma son derece özgürsünüz, diğer yandan ise Zenda Mahkumu kadar tutsak.
Sıkı bir arabayla iki saatlik mesafede olduğum Ankara, Sibirya stepleri kadar uzak gibi geliyor zaman zaman. Bir anda telefonla konuşurken ne kadar yakında olduğumu hissediyorum. Oğlanların sesi çınlıyor, odayı dolduruyor. Yataktan bir yılan gibi süzülüp soğuk otel odasının ucundaki masaya seğirtiyorum, bir şeyler karalayayım diye. Olmuyor. Yıllardır elle yazmadığım için bir türlü yazıları yan yana getiremiyorum. Kafamdaki düşünce kağıda yansıyana kadar bambaşka bir düşünce saldırısıyla dağılıyorum.
Otelde kaldığım oda iki yataklı. Kocaman bir odanın içinde yataklar bile küçük kalıyor. Televizyon ise yatağa uzak olduğu kadar küçük de. Yattığınız zaman dürbünle bakmanız gerekiyor sanki. Kalkıp da yatağın ucuna ya da sandalyeye oturduğunuzda da bir süre sonra belinizin ağrıdığını, rahatsız ortamda bulunduğunuzu hissediyorsunuz.
Bol bol alkol tüketiyorsunuz. Başka türlü yastığa kafanızı koyup da uyuma şansınız yok. En azından benim yok. Bulunduğum ortamı arıyorum hep. Kitaplarımı, bilgisayarımı, içeride çınlayan sesleri, komşunun ayaklarını sürüye sürüye yürürken çıkarttığı hışırtıyı, telefondan gelen tanıdık sesleri, bir adım ötede kapatma hazırlığı içindeki bakkalı…
Sık sık bara iniyorum, ama bana göre değil. Lokanta bölümü hemen her gece “vur patlasın, çal oynasın” havasında. Asma kat bar gibi düzenlenmiş, ama orada da ya kimse yok ya da beni tedirgin eden bir hava var.
Baharın Çorum’a armağan ettiği serin havayı içime çekmek için kapının önüne çıkıyorum. Kente yürümeye kalksam, uzak. Üstelik gitsem ne olacak? Asla karnım acıkmıyor. Kahvesini içebileceğim bir kapı yok, sohbet edecek bir dost ortamı, zaman öldürecek sinema, tiyatro… Yok, hiçbir şey yok.
Sabahı beklemek ise bir işkence. Sabah olunca yaşamın geri döndüğünü hissediyorsunuz belki, ama gece nasıl geçecek?
Tek çare sızmak.
Müthiş baş ağrısı ve susuzlukla kalkılan sabahlar…
Ne işim var benim burada?
En kısa zamanda Ankara’ya dönmeliyim. Döneceğim!
Bunu saklamıyorum da.
Sonradan da bu karşıma “silah” olarak çıkıyor: “Zaten geldiği günden beri gideceğim diye tutturan Kültür Müdürü Mümtaz İdil…”
Ozulu’nun sazının tıngırtıları o zamandan bile duyulur gibi. Mızrap elinde, tellere henüz vurmamış, ama rüzgarının bile sesi geliyor…
Akşam olunca ne yapıyor bu insanlar? Peki, diye soruyorum kendi kendime, Ankara’da akşam olunca sen ne yapıyordun?
Tiyatroya mı gidiyordun?
Hayır, en son tiyatroya belki üç sene önce gittim.
Sinemaya?
Çok nadiren.
Opera, bale, konser?..
Hayır.
Peki buradan farkı ne? Yani buradaki insanlardan farklı bir yaşantın mı var?
...?
Cevapsız binlerce soru. Oysa gereksiz de. Sistem kendi kendini oluşturuyor. İnsanın bütün yaşanan olaylarda kendini merkez alması halinde, olayları çözmesi de imkansızlaşır. Oysa bir kentin sosyal yaşamı “travertenler” gibi oluşur. Siz ona müdahale edemezsiniz. Belli alışkanlıklar yerleşmiştir ve bunlar bozulmaz. Kimi Şehir Kulübü’nde bir kadeh rakısını içtikten sonra salına salına evine gider, kimi iki üç el kağıt oynadıktan sonra yollanır, kimi sokaklarda biraz dolaşıp yemek saatini bekler… Bu, kentin kendi kendine geliştirdiği bir sistemdir ve buraya yapılacak bir müdahale iki ucu keskin bir kılıç gibidir. Kimi zaman yapılan değişiklikler hoşluklar yaratabilir, ama olduğu gibi bir yaşamı ters yüz etmeye kalkmak, dengeleri alt üst edeceğinden geri teper. Günlük yaşam zaten insanları yeteri kadar boğmaktadır. Milli geliri 20 bin dolar olan bir ülkenin insanları değiliz. Kendimize yarattığımız sırça köşklerin dışına çıkmak için dengelerin bozulmasını göze almalıyız. İyi ama ne için? Bu dengeleri ne adına bozmak gerekiyor ki? Belli bir süre içerisine sığdırılmaya çalışılan yaşamda hedeflerin ille de çok büyük olması gerekmiyor. Büyüyen hedeflerin sıkıntıları da büyük olmuyor mu zaten?
Zaten günlük yaşamı kavramakta bile zorlanan insan beyninin, örümcek ağlarıyla dolu bir labirente sokulmasına ne gerek var? Yaşamı değerlendirmek, anlamlandırmak üzere yola çıkan binlerce yıllık felsefe tarihi yollarda sapır sapır dökülmedi mi? Bir bardak çay, gevrek bir kurabiye, bol magazin üreten bir televizyon ve bir sandalyeye uzatılmış çorapsız ayaklar… Daha basit bir keyif? Hayır, yaşama belki de bundan daha güzel yaklaşılamaz. Sorumluluklar sabah saat sekizde başlayacak, o yerine getirilir. Ama akşamı bana bırakın…
O zaman daha iyi anlıyor insan, “mutluluk” üzerine yazı yazan onlarca yazarın neden mutsuz bir şekilde öldüğünü.
Çok basite indirgenebilecek bir yaşam tarzı ve mutluluk, kahrolası insan beyni yüzünden karmakarışık bir hal alıyor. Var olanla yetinmeyen insanoğlu daha fazlasını istiyor, aldıkça da daha fazlasını… Bir süre sonra da paylaşım sorunu ortaya çıkıyor. Dünya, herkesin her istediğini alabileceği kadar büyük de değil, zengin de… İnsan hırsını dizginlemek de mümkün olmayınca, kaos doğuyor.
Bernard Shaw’ın dediği gibi, her insan bir merkez. Buna bir ekleme yapmak gerek. Her merkez potansiyel bir tehlike…
Büyük Otel’in lokanta bölümünde bir toplantı yaptık. Toplantıya, adını anımsamadığım ama yurt dışında yaşadığını bildiğim (Bahri diyesim geliyor) bir “halk dansları uzmanı” da katıldı.
Erdal Eralp’i o akşam tanıdım.
Bende, Balzac’ın romanlarından fırlayıp gelmiş bir kahraman izlenimi bıraktı ilk günden.
Bir Hititliydi. Tam bir Hititli. Saatlerce size Hitit’i anlatabilirdi.
İlk karşılaşmamızda da böyle oldu. Konuşma hep Hitit üzerine odaklandı ve ben o zaman 80 kilometre ötedeki zenginliğin farkına vardım.
İki kutuplu dünyanın bir ucunda Mısırlılar varken, öteki ucunda da Hititler vardı bir zamanlar ve Ramsesler tüm dünyayı kasıp kavururken, bizde Anitta bir otel adı olarak kalmıştı.
Burada bir terslik vardı ama ne? Neden bu kadar büyük bir uygarlık hiç yokmuş gibi kabul ediliyordu? Dünyanın ilk belediyeciliğini kuran, su kanallarını yaratan, Anadolu’nun bu bölgesini buğday ambarı haline getiren, Yunan mitolojisinin bile yapamadığını yapıp, bin küsur tanrıda indirip yapıp sayılarını 60 ile sınırlayan Hititler… İlk müzik eserini kağıda döken, yasalar çıkartıp bunu tabletlerle duyuran, ayrı etnik kökenden gelen insanların bir arada yaşamasını sağlayan kanunlar üreten Hititler… Dünyanın en eski uygarlıklarından biri oturduğum sandalyenin bulunduğu bir yerlerde yaşamış, geçmiş. Kim bilir, belki 5 bin yıl önce benim oturduğum yerde Şuphiluliuma bez ayakkabılarıyla yere bir üçgen çiziyordu?
Asıl mesleği avukatlık olan Erdal Eralp, 70 yaşlarında vardı herhalde. Hiç yaşını sormadım, ama sözünü ettiği olaylar onu bu yaşa kadar getiriyor gibiydi. Saçları da inkar etmiyordu zaten yaşını: Bembeyaz ve neredeyse hiç kaybedilmemiş saçlar.
Gerçekten bir Fransız romanından fırlamış gelmiş gibiydi. Heyecanlı, yaşına göre çok hızlı hareket eden ve düşünen bir adam vardı karşımda.
O an, festivalin bir diğer “mihenk” taşlarından biriyle karşı karşıya olduğumu fark ettim.
Hitit mutlaka bu festivalin ana teması olmalıydı.
Ama olmadı tabii…
 
< Önceki   Sonraki >
 

SİTE İÇİ ARAMA

 
 

ÜYE GİRİŞ / ÇIKIŞ






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

 

Gazete Oku

Son Eklenen 5 İlan

ELEMAN
İş Verenler (28.08.2008)
RADYO FREKANSI
Satmak Istiyorum (28.08.2008)
BAYAN AŞÇI
İş Verenler (28.08.2008)
SATILIK DAİRE
Satmak Istiyorum (27.08.2008)

 
= Fotoğraf Var

SİTE ZİYARETÇİLERİMİZ

Şuanda 48 misafir ve 1 üye bağlı
  • faikaykac

SİTE SAYFA SAYACI


Başlangıç 01.01.2007

RSS / XML

   Basın ve Yayın   Free Page Rank Tool

             

Ip Adresiniz: 38.103.63.61