Anasayfa arrow YAZARLAR arrow İSMAİL HABOĞLU arrow BİR SÜRGÜNDEN ANILAR (5)
BİR SÜRGÜNDEN ANILAR (5) Yazdır E-posta
29 03 2007
Çorum aslında müthiş doğal güzellikleri olan bir kent. Çorum ilini merkez alır da, oradan kafanızı bir an bile dışarı uzatmazsanız, tipik bir Anadolu kentine “hapsolur” kalırsınız. Ama çevreyi şöyle bir dolaştığınızda, her kentin kendine özgü güzelliklerini size sunuşu gibi, Çorum da tüm güzelliklerini gözler önüne serer.
Çorum insanı, bir zamanlar sanayi teşvik kapsamında olması nedeniyle olsa gerek, oldukça hareketsiz. Bir yığın iş olanağı olmasına karşın hep gözü dışarıda. Çorum’dan bir an önce dışarıya kapağı atıp, orada yaşamak, ticari faaliyetlerini orada sürdürmek isteği taşıyor. Kalanlar ise, kendisine hiç dokunulmadan yüzyıllarca yaşayabilir. Ev-iş-kahve üçgeni içerisinde, Bermuda Şeytan Üçgeni sendromu yaşıyorlar: Kaybolup gitmek.
Alevi nüfusun çoğunlukta olduğu Milönü bölgesinde kitapçıların bol olduğunu söylediler, ben de gittim. Hiç kitapçı bulamadım. Hepsi kırtasiye ve okul malzemesi satan dükkanlardı. Kitaplar ise kasanın hemen arkasındaki raflara dizilmiş, genellikle de “çok satan” gazeteci kitaplarından oluşuyordu.
Esnafa sorduğumda, kimsenin kitap alıp da okumadığını söylüyordu.
Oysa, Bakanlıktaki görevim bitmeden önce önüme düşen bir istatistik sonucuna göre, Türkiye’nin kütüphaneyi en çok kullanan ilinin Çorum olduğu yazıyordu.
Yani Çorumlu okuyordu.
Ama esnaf okumadığını söylüyordu.
Yaman bir çelişkiydi bu.
Bir kitap fuarı açmaya karar verdim.
Valiliğin hemen karşısında, İl Sağlık Müdürlüğü’nün arkasında arabaların park ettiği büyük boş bir alan vardı. Oraya kocaman bir çadır kurulursa, bir kitap fuarı açılabilirdi.
Ankara’daki dostlarla hemen kolları sıvadık.
Bir akşamüzeri kamyon yanaştı. Ertesi sabah çadır kurulmaya başlandı, akşama da her şey bitmişti.
O gece, labirentten çıkamadığım için yedinci kattaki odamda mahsur kalmıştım. Gidecek yerim, acelem olmadığından odamda oyalanıyordum. Birden saate baktığımda dokuza geldiğini fark ettim. Toparlandım ve bölümleri birbirinden ayıran camlı kapıya yöneldim.
Kilitliydi. Sağa sola telefon ettim, ama binada kimseyi bulamadım. Ali Alakoç’tan başka kimseyi doğru dürüst tanımadığımdan, bir tek onu bulma şansım vardı, onu da bulamadım.
Bir süre bekledim. Paniklemeye başlamıştım. Bir yandan karnım acıkmıştı, diğer yandan da üşüyordum.
Sonunda ara camı kırdım ve koridora kendimi attım. Artık özgür olduğumu sanıyordum, ama merdivenlerden aşağı, çıkış noktasına geldiğimde, oradaki cam kapıların da kilitli olduğunu fark ettim. Aslında o kapıyı da kırabilirdim, ama kapının öteki tarafı pek umut verici değildi. Ondan sonra kırıp da çıkabileceğim cam bir kapı yoktu. Dış kapı vardı ve o da kırılacak gibi değildi. Ayrıca kırılırsa, güvenlik nedeniyle başım da belaya girecekti.
Çaresiz yeniden yukarı çıktım.
Odamın camından bakarken de kamyonun geldiğini ve çadır malzemelerini yığmaya başladığını gördüm.
Aslında ne kadar çok ihtiyacım vardı o sıra tanıdık bir yüz görmeye, çadırın kuruluşunda, yaktıkları küçük ateşin etrafında oturmaya ve Ankara’yı konuşmaya.
Kabus dolu bir geceden sonra, sabah yediyi biraz geçe Adem geldi ve beni görünce doğal olarak çok şaşırdı.
“Ara kapının camını siz mi kırdınız?” diye sordu hemen.
Fare gibi kapana kısıldığımı ve çıkmak için de sağı solu tırmaladığımı anlamıştı.
Fuar çadırı kuruldu ve standlara kitaplar yerleşti.
Ertesi gün kitap fuarı açılacaktı.
Vali Atıl Üzelgün açılışa gelmedi. Açılışı Belediye Başkanı Arif Ersoy yaptı. Açılışa gittiğimde, ayaklarım yere basmayacak kadar sarhoştum. Valinin açılışa gelmemesinden tutun da, kitap fuarının Çorum’da ilgi çekmemesine kadar her şey kaynar su gibi başımdan aşağı dökülmüştü. Başkanın suratını bile hayal meyal hatırlıyordum o anda. Herhalde açıktan açığa sallanıyordum.
Arif Ersoy hiç açık vermedi, yüzüme vurmadı ve açılışını yapıp gitti.
Ama kitap fuarı, orada kaldığı sürece tam bir “utanç” abidesi olarak rüzgara direndi durdu.
Hediye fuarı açsam belki çok daha iyi olacaktı, ama ben ilin kültür müdürüydüm ve ancak kitap fuarı açabilirdim.
Müdürlük bana hiç yardımcı olmuyordu. Ne yardımcım durumundaki Mehmet Yüce, ne şimdi o koltukta oturan Ali Özüdoğru, ne artık emekli olmuş Nurhan, ne Kemal Yanık… Kimsenin umuru değildi kitap fuarı. Kütüphane müdürlüğü de karışmıyordu hiç. Arada bir çadıra uğradığımda onları gezerken görüyordum, ama kitap alan yoktu. Gelenler açıkça kan ağlıyordu. Bir tek, çadırı kuranlardan birinin kardeşiydi sanırım, cam bardak üzerine istediği yazıyı yazan bir makineyle bol bol bardak satıyordu.
Geceleri nöbetçi bekliyordu çadırı. Ben de uykum kaçtıkça onların yanına uğruyor, vakit geçiriyordum. Tabii bu sabahları da kütüphane ziyaretinin ardından işe gitmemi oldukça geciktiriyordu.
Festival yaklaştıkça benim de telaşım artıyordu. Borusan konusunda hiç kuşkum yoktu, ama daha bir yığın insan çağrılacaktı. Üstelik bu işin basın yönü vardı. Onunla da ilgilenmem gerekiyordu. Ankara’ya gidiş dönüşlerim ise tipik bir kavimler göçüydü. Yolculuktan nefret ettiğim için ayaklarımı sürüye sürüye Ankara’ya gidiyor, bir Çin işkencesiyle de Çorum’a dönüyordum.
Bakanlık beni iyice gözden çıkarmıştı. Eski arkadaşlarım, sıkı fıkı olduğum birim amirleri telefonlarıma çıkmaz olmuştu.
Bir sabah, henüz daha Büyük Otel’e yerleşmeden birkaç gün önce Özel Kalem Müdürü Ahmet Kırlıkova aradı.
Açıkçası heyecanlandım da. Bir gelişme olduğu umuduna kapıldım. Sonuçta Bakanlık’tan Çorum’a “sürgün” gelişim benim suçum değildi ve Bakan herhalde “hatasını” anlamıştı.
Ama öyle olmadı. Kırlıkova, otobüsü kaza yapan bir arkadaşının Sungurlu’daki Ocaklı tesislerinde kaldığını, ona yardım etmemi rica etti.
“Araba yok Ahmet,” dedim. “Burada tüm il müdürlerinin arabası var, benim yok.”
“Bakan özellikle sana araba verilmemesi için Nedim’e (İdari Mali İşler Daire Başkanı) talimat verdi. Boş ver, oradan bir araba bul git da,” diye ekledi Karadeniz aksanıyla.
Aklıma hemen Müze Müdürlüğü’nün arabası geldi. İsmet Ediz ile bir iki kez, biri yolda biri de bana hoş geldin demeye geldiğinde karşılaşmıştık. Biraz da Bakanlığı bahane ederek arabayı istedim.
İsmet hiç itiraz etmeden arabayı verdi.
Ondan sonra da sıkıştığım her noktada araba kapının önünde oldu.
İstemihan Talay’a, Bakanlığın bürokratlarına rağmen kendime bir “makam” otosu bulmuştum. Bir yolla bunu da İstemihan Talay’ın kulağına düşürmek istiyordum. Müze’nin arabasını alma gibi bir şansı olmadığından, geriye bir tek Müze Müdürünü aratıp, arabayı bana tahsis etmemesi ihtimali kalıyordu. İstiyordum, böyle yapmasını ve işi daha da kemikleştirmesini istiyordum.
Ama gerek kalmadı. Başkan Arif Ersoy, “bu adama dikkat edin, her dediğini yapın,” talimatı verdiğinden, neredeyse belediyenin tüm araçları bir anda hizmetime girmişti.
Kolay mı? Festival başlıyordu. Çorum’un hiç görmediği, sonradan da belki çoğunluğun hiç istemediği bir festival başlıyordu ve bu “bücür” Kültür Müdürü bir yığın söz vermişti.
Bakalım ne kadarı gerçekleşecekti?
 
< Önceki   Sonraki >
 

SİTE İÇİ ARAMA

 
 

ÜYE GİRİŞ / ÇIKIŞ






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

 

Gazete Oku

Son Eklenen 5 İlan

ELEMAN
İş Verenler (28.08.2008)
RADYO FREKANSI
Satmak Istiyorum (28.08.2008)
BAYAN AŞÇI
İş Verenler (28.08.2008)
SATILIK DAİRE
Satmak Istiyorum (27.08.2008)

 
= Fotoğraf Var

SİTE ZİYARETÇİLERİMİZ

Şuanda 1 misafir bağlı

SİTE SAYFA SAYACI


Başlangıç 01.01.2007

RSS / XML

   Basın ve Yayın   Free Page Rank Tool

             

Ip Adresiniz: 38.103.63.61