Anasayfa arrow YAZARLAR arrow İSMAİL HABOĞLU arrow IŞIĞI YANAN EVLER...
Prev   Next   Pause   Play     Scroll   Fade   ScrollFade
IŞIĞI YANAN EVLER... Yazdır E-posta
28 03 2007
Çirkin siyasetin ve çirkin siyasetçilerin kol gezdiği; insanları kutuplara ayırıp, birbirine düşürdüğü şu günlerde; çirkin siyasetçilerden de, ikiyüzlü, yanardöner yazarlardan da tiksinir hale geldim.
Bugün, Cumhurbaşkanlığı Seçimleriyle ilgili bir şeyler yazmak üzere oturdum bilgisayarımın başına. Önümde notlar, ben onlara, onlar bana bakıyor. Dakikalardır karıştırıp duruyorum. Ama bu konuda, içimden hiçbir şey yazmak gelmiyor...
Gelin bugün, daha güzel, daha duygusal şeylerden söz edelim.
Gelin bugün, giderek yitirdiğimiz değerlerimizi anımsayalım.
 ...........
Arşivimi karıştırırken buldum (aşağıda okuyacağınız) yaşanmış öyküyü.
Bir tarihte, Ankara’da, aile büyüklerimizin ve çocuklarımızın da bulunduğu bir ortamda; çocukluk yıllarımız üzerine söyleşmiştik uzun uzun...
O gün komşuluk ilişkilerine yoğunlaşmış, günümüzde giderek ağırlaşan kent yaşamının getirdiği yabancılaşmadan yakınmış; çocukluğumuzun komşuluk ilişkilerinden, öykücükler (anekdot) anlatmıştık birbirimize...
Komşu büyüklerimizi anmış, komşu büyüklerimizin, kendi çocukları kadar, komşularının çocuklarına da sahip çıkan tavır ve davranışlarından örnekler vermiştik.
Bayramlarımızda, düğünlerimizde, acılı günlerimizde paylaşılan komşuca duygulardan, dayanışmalardan söz ederek pekiştirmiştik o günkü doyumsuz söyleşiyi.
Yaramazlık yaptığımızda; annelerimizin, babalarımızın dayağından kurtulmak için, komşu evlere sığınmalarımızı; bizi orada da bulan babamızın ya da annemizin önüne durup, bize siper olan komşu amcaları, komşu teyzeleri anmıştık.
Konuk eksik olmayan evleri, kalabalık sofraları, komşu çocuklarıyla birlikte oturulan sofraların doyumsuz tadını anımsamış; kâh gülmüş, kâh hüzünlenmiştik.
Komşularımızın cenazesi nedeniyle günlerce açmadığımız, açamadığımız radyolarımıza, komşumuzun acısı için tutulan yaslarımıza bir anlam veremeyen çocuklarımıza; o günkü söyleşimiz masal gibi gelmiş, masal niyetine dinlemişlerdi bizi.
O gün çocuklarımızın pek çok sorularına muhatap olmuş; çocuklarımıza,   “o pek çok şeyleri” anlatırken, bayağı zorlanmıştık.
İşte o gün, bilgisayarından bir çıktı alıp, elime tutuşturmuştu (aşağıdaki) bu öyküyü ağabeyim. Ardından da eklemişti; “Yaz bugün konuştuklarımızı... Bana örüşümağından düşen bu öyküye de yer ver köşende... Yeni kuşaklar, bir zamanlar komşuluk ilişkilerinin böyle olduğunu, konu komşuya böyle yaklaşıldığı, atalarının böyle sevecen, böyle insancıl, böyle konuksever olduğu bilsinler...”
O gün, “Olur, yazarım” deyip, koymuştum cebime. Sonra da cebimden arşivime.
Nasip bugüneymiş... Prof. Dr. Saffet Solak’ın anılarından derlenmiş o öykücüğü,   çocukluğumuzun komşuluk ilişkileriyle de bezeyerek paylaşmak istedim sizlerle.
* * *
Sayın Solak, “Yaşam felsefemin oluşmasında, ilk görev yerimde yaşadıklarımın önemli bir yeri vardır” dediği, o beldedeki anılarından birini şöyle anlatıyor.
.........
“Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim.
Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer.
İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku içine çekiyordu beni. Ama ev sahibine de bir şey diyemiyordum.
Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacı anneye, ezile büzüle; ‘Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?’ dedim.
Hacı anne; ‘Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek... onu bekliyoruz’ dedi.
Merak ettim, tekrar sordum: ‘Bir yakınınız mı inecek trenden ?’
Hacı anne: ‘Hayır evlâdım, beklediğimiz bir tanıdığımız yok. Ancak siz de gördünüz... Bulunduğumuz yer, beldeye çok uzak. Her an, buraların yabancısı birileri trenden, inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulamazsa, sokakta kalır. Buralara yabancı biri geldiğinde, ‘ışığı yanan bir ev’ bulsun diye bekliyoruz.’
Benim memleketimde de konuğa, yabancıya, gereksinim sahibine, zor durumda kalanlara yaklaşım böyleydi, ama yine şaşırmıştım.
 
Bugün darda olan insanlara sırtını dönen insanlarımıza bakıyorum da; ‘acaba’ diyorum; Konya Ovası'nda, ya da Türkiye'nin bir başka yerinde; trenden inen yabancılar için ‘Işığı yanan evler’ hâlâ yerinde duruyor mudur acaba?
Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı?
Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakmayı görev edinen kadınlar yaşıyorlar mı hâlâ?
Kuşlara yuva yapan mimarlar, sahi şimdi neredeler?
 ..............
Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir uygarlığın yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız biz.
Bir ozan şöyle diyordu:   ‘Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler.’
Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler?
Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler?
Ey güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?”
* * *
Yaşı 50’nin üzerinde olan pek çok okur, eminim ki bu anının benzerlerini bizzat yaşamıştır.
Bu anlatının üzerine söylenecek elbet çok şey var.
Ama öykünün tadını bozmamak için, susup yorumsuz kalmak, galiba en iyisi.
 
< Önceki   Sonraki >
 

SİTE İÇİ ARAMA

 
 

ÜYE GİRİŞ / ÇIKIŞ






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

 

Gazete Oku

Son Eklenen 5 İlan

DEVREN SATILIK CD MARKET
Satmak Istiyorum (01.12.2008)
MATEMATİK ÖĞRETMENİ ALINACAK
İş Verenler (01.12.2008)
ELEKTRİK TEKNİSYENİ VEYA TEKNİKERİ ALINACAK
İş Verenler (01.12.2008)
2005 BORA
Satmak Istiyorum (30.11.2008)

 
= Fotoğraf Var

Firma Rehberi

SİTE ZİYARETÇİLERİMİZ

Şuanda 57 misafir ve 3 üye bağlı
  • sevbah
  • nec19
  • jibge19

SİTE SAYFA SAYACI


Başlangıç 01.01.2007

RSS / XML

   Basın ve Yayın  

Siyeteyi en iyi Explorer7 ve Firefox3 ile izleyebilirsiniz.

 

Ip Adresiniz: 38.103.63.55