Anasayfa arrow YAZARLAR arrow İSMAİL HABOĞLU arrow BİR SÜRGÜNDEN ANILAR (4)
BİR SÜRGÜNDEN ANILAR (4) Yazdır E-posta
25 03 2007
Çorum Büyük Otel’e geçişim hemen ertesi gün olmadı tabii. Hasan’ın orada olduğunu bilmediğimden, ayaklarımı sürtüyordum gitmek için. Akşam olunca Hasanpaşa Kütüphanesi’ne uğruyor, oranın tek sahibiymişim, bütün kitapların patronuymuşum gibi birkaç kitap beğenip hemen yakınındaki Öğretmen Evi’ne geçiyordum. Biraz en üst katta briç oynayanları izledikten sonra (zaten 23’te kapanıyordu) odama iniyordum.
Bir sabah yine kütüphaneye uğradım. Güzel bir hava vardı. Baharın artık geldiğini belli eden yumuşak bir hava… Kütüphanede biraz fazla oyalandım. Bu kez kartotekslere bakıyor, bulabileceğim, kimsede olmadığına inandığım eski kitapları karıştırıyordum. Öğlene doğru telefon geldi.
Müdürlükte bir misafirim vardı.
Benim Ali Alakoç’tan başka, beni büromda ziyaret edecek bir misafirim henüz yoktu Çorum’da. Üstelik Adem, gelenin ismini de söylemişti, ama bende hiçbir çağrışım yapmamıştı.
Fazla acele etmeden valilik ek binasına gittim, sık sık bozulan asansörler yedinci katta nedense durmuyordu. Ya beşte inecek ya da yedide inecek ve tuhaf bir labirentten geçtikten sonra yedinci kata ulaşabilecektim. O zamanlar bunun nedeni hakkında en ufak fikrim yoktu.
Henüz kavgacı kimliğim “depreşmemişti”. O yüzden de sorgulamamıştım hiç. Nasılsa, ilk fırsatta Ankara’ya dönecektim. CHP’li arkadaşlar uğraşıyorlardı(!).
CHP’li değildim, ama CHP’den bir alacağım vardı. Bir gönül alacağı… Umudum ve beklentim de buydu zaten.
Bir zamanlar alt kat komşumuz olan Adnan Keskin de uğraşıyordu “Mümtaz’ı” Çorum’dan kurtarmaya güya…
Herkes, “parçalanmış ailelerin birleşmesi” ilkesinden yola çıkarak beni Ankara’ya doğru “itmeye” çalışıyordu. Aksi olamazdı zaten. Eşim Ankara Üniversitesi’nde “hoca” olduğundan, eş durumundan benim onun yanına gitmem gerekiyordu. Çorum’da üniversite olsa, o Çorum’a gelecek, biz de “mutluluğumuzun son demlerini” Çorum’da geçirecektik.
Nereden bilebilirdim ki, Çorum’da üniversite bile olsa, allem-kallem edip bu kez beni üniversitesi olmayan başka bir kente süreceklerini?
Bunları düşüne düşüne odama girdim. Adem’in oturduğu masayı hızla geçip, her zaman açık duran kapımdan odaya daldım. Nedense, benim her girişimde ayağa kalkan Adem’den rahatsız oluyordum. Tüm memurluğum boyunca buna hiç alışamadım, cezasını da çok çektim.
Tam benim masanın önüne (her amirin masasının önüne koyarlar ya) konmuş iki koltuktan birinde beyaza yakın gür saçlı biri oturuyor.
Beni görünce ayağa kalktı. Benden de uzundu zaten. Gözleri de renkliydi (renk körü olduğumdan tam da fark edemiyordum, ama normal bir insan gözünden daha açıktı). Çok sert görünümlü biriydi. Gülmüyordu da. Sert bir şekilde elimi sıktı: “Ben Ümit Uzel.”
Gülümsedim.
“Sizi sordum, kütüphanede dediler. Kütüphaneye giden Kültür Müdürü mü olurmuş. Gidip bu kişiyi görmem gerek, dedim ve kalktım geldim,” dedi.
Son derece içten ve samimi olduğu belli oluyordu. Gerçekten merak ettiği için gelmişti belli.
Ümit abi ile dostluğumuz böyle başladı ve hiç bozulmadı.
Başım ne zaman sıkışsa, bir “Ümit abim” vardı. Mehmet Yolyapar’ı saymazsak, ikinci “ciddi” arkadaşımı bulmuştum.
Henüz birlikte çalıştığımız arkadaşların doğru dürüst isimlerini bile bilmiyordum. Daha çok müdür yardımcısı pozisyonundaki Mehmet Yüce ile görüşüyorduk. Arada bir de yemekhaneden sorumlu Kemal Yanık, hiç yemediğimi bile bile beni yemeğe davet ediyordu.
Sonunda bir gün, Ali’nin “kuvvetli” ısrarları sonunda Büyük Otel’e gittim. Otel hem hoşuma gitmişti hem de beni itmişti. Lobinin duvarlarında el yapımı tabloların olması çok ilgimi çekmişti, ama bunun dışında lokanta bölümünde beyaza bürünmüş sandalyeler ve hiç sevmediğim türde bir müzik. Ali doğruca “müdür” yazan camlı bir bölmeye yürüdü. Ben şaşkınlıkla tablolara bakarken bir yandan da binanın hiç otele benzemediğini düşünüyordum.
Derken müdür geldi.
Hasan…
Çok yakın bir dostluğumuz olmasa da birbirimizi tanıyorduk. Onun işlettiği bir motelde tatil yapmıştım. İkimizin de ortak çok sevdiğimiz arkadaşlarımız vardı. Öyle kucaklaşmasak da, iyi karşıladık birbirimizi.
Ali zaten çoktan konuyu açmış bile Hasan’a.
Yine de gitmekte direndim. Hasan, “Öğretmen Evi’ne ne veriyorsan, buraya da onu verirsin. Her gün otel dolup taşmıyor ya, al gel eşyalarını,” dedi.
Direndim.
Ta ki…
Ta ki Öğretmen Evi’ndeki odamın kapısı bir gece yarısı açılıp da içeri kel kafalı bir mağara adamı girene kadar.
Odalar iki kişilikti çünkü ve gece yarısı gelen bir “eğitim” grubunun en irilerinden biri dışarıda kalmıştı…
(Sürecek)
 
< Önceki   Sonraki >
 

SİTE İÇİ ARAMA

 
 

ÜYE GİRİŞ / ÇIKIŞ






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

 

Gazete Oku

Son Eklenen 5 İlan

ELEMAN
İş Verenler (28.08.2008)
RADYO FREKANSI
Satmak Istiyorum (28.08.2008)
BAYAN AŞÇI
İş Verenler (28.08.2008)
SATILIK DAİRE
Satmak Istiyorum (27.08.2008)

 
= Fotoğraf Var

SİTE ZİYARETÇİLERİMİZ

Şuanda 32 misafir bağlı

SİTE SAYFA SAYACI


Başlangıç 01.01.2007

RSS / XML

   Basın ve Yayın   Free Page Rank Tool

             

Ip Adresiniz: 38.103.63.61