Anasayfa
Prev   Next   Pause   Play     Scroll   Fade   ScrollFade
BİR SÜRGÜNDEN ANILAR (3) Yazdır E-posta
24 03 2007
Festival günleri yaklaştıkça heyecanım da artıyordu. Doğal olarak da Ankara’yı zaman zaman unutuyordum. Kimi zaman cuma günleri erkenden kaçıyor, kimi zaman da pazartesi akşamüzeri Çorum’a dönüyordum. Mutlaka her hafta Ankara’ya gidiyordum. Çorum’da geçen ilk sıkıntılı günlerin ardından küçük de olsa bir çevre edinmeye başlamış, festival hazırlıklarıyla da kitap dışında oyalanacak şeyler bulmuştum.
Festival programını hazırlayıp, Vali Üzelgün’ün yanından çıktıktan sonra Ali, “Haydi abi, Çorum Haber’e gidelim, Mehmet abiye de anlatalım programı” dedi.
Yapacak fazla önemli bir işim yoktu. Yola koyulduk. Aklımdan yıllarca gitmeyecek, Çorum’un ünlü 7-8 imzalı Hasan Paşa kulesinin karşısında bir yerlerden dar sokağa girdik. Ankara’da olsam Cebeci dolaylarında tamirci dükkanlarının üzerinde bulunan ve genellikle de “patron” odasına çıkan merdivenleri tırmandık. Ali hep önden gidiyordu.
Çorum Haber’e ilk girdiğimde, “taşra gazeteciliği” ile de ilk kez tanıştığımın farkına vardım. Sabah gazetesinin Hilton karşısındaki üç katlı binası, buraya göre İshakpaşa Sarayı gibi kalıyordu. Büyük bir L salona girince sağda camlı bir bölme duruyordu. Solda ise muhabirlerin oturduğu bir başka bölüm. Kapıya tam olmasa da sol çapraz karşılık gelen yine camlı bölmede kır saçlı biri, bir yandan ensesindeki saçlarla oynarken diğer yandan da dikkatle önündeki bir şeye bakıyordu. Geniş bir masanın arkasındaydı ve yüzü yandan görülebiliyordu ancak.
Kimse bizle ilgilenmemişti girince. İriyarı bir muhabir Ali’ye birkaç söz söyledi, benim yüzüme bile bakmadı. Sonradan adının Tugay olduğunu öğrendiğim delikanlı sürekli elindeki makineyi kurcalayıp, Ali’ye komik birtakım şeyler anlatıyordu.
O zaman camın arkasında oturan kır saçlı adamın gazetenin yöneticisi Mehmet Yolyapar olduğunu anladım. İçeriyle hiç ilgilenmiyordu. Bir kez olsun başını kaldırıp da kim geldi diye bakmadı bile. Öyle ya, her içeri giren için kafasını kaldırıp baksa, önündeki yazıyı altı ayda ancak okurdu.
Taşra gazeteciliğinin zorluğunu büyük kentte yaşayan gazeteciler asla bilmez. Kuşkusuz ben de o sıralarda bilmiyordum. İlgiyi bulunduğu bölgeye çekmek üzere kolları sıvayan bu tür gazeteler yaşamlarını da yine bölgenin kendilerine verdiği ilanlarla, reklamlarla sürdürebiliyordu. Abone sayısının artışı reklamın artışı demekti onlar için. Değilse, gazete satışından bir kar elde etmek söz konusu bile değildi.
Önceleri bu tür gazetelerin ne gibi bir işlev yaptığını hiç anlamamıştım. Eğer insanlar haber okumak, dünyada ve Türkiye’de neler olduğunu öğrenmek istiyorlarsa sabah çaylarını yudumlarken ulusal gazetelerden birini alır, akşam da bayatlayan gazetesini ekmeğine sarıp eve dönerken, televizyonun karşısındaki koltuğunu hayal ederdi.
Öyleyse niye çıkardı ki bu “taşra” gazeteleri. Ne gibi bir ihtiyacı karşılıyordu. Çorum veya çok daha küçük bir kent, hatta kimi kasabalarda, bir olay olduğunda zaten herkes duyuyor, biliyordu.
Ama gazetecilik yalnızca “olay” mıydı acaba? Bir olayı gazeteden okumak dışında, gazetenin başka hiçbir işlevi olamaz mıydı?
Gazetecilik yapmış biri olarak böyle bir soruyu sormamam gerekiyordu, ama “hiç limon yememiş birinin karşısında limon yerseniz ağzı nasıl buruşmazsa,” hiç yaşamadığım bu olay karşısında beynim buruşmuyordu bir türlü.
Gazete ve gazeteciliğin bu günlerde geldiği durumun bir nedeninin de hep boğulmaya çalışılan, hep küçümsenmeye çalışılan bu zihniyetten, yalnızca “olayı” aktaran bir yaklaşımdan kaynaklandığını şimdi daha iyi anlıyorum.
Şimdiki düşünceme göre, büyük dediğimiz çok satan gazetelerde bu mesleğe başlayan tüm muhabirlerin (buna dış politika muhabiri gibi kendini ayrıcalıklı sınıf olarak görenler de dahil) birkaç aylığına “taşra” muhabirliğine gönderilmesi gerekiyor.
Yerel gazeteler bir kentin kültürüyle, sanayisiyle, kişileriyle, mimarisiyle ve milimetrik değişimiyle vardığı noktayı anlatan “vakanüvisler” gibiydi. Bunu, Hasanpaşa Kütüphanesi’ndeki Çorum’a ait eski Türkçe ile yazılmış 1900’lü yılların başına ait gazeteleri görünce daha iyi anladım. Sonradan sergilediğim bu gazeteleri anlamıyordum elbet, ama anlayanlar o yıllardaki Çorum’un resmini çıkartabiliyorlardı. Bunu İstanbul’da o yıllarda yayımlanan Tanin gazetesinde bulma olanağı var mıydı. Ya da iki yıl önce Çorum’un ne durumda olduğunu bulabileceğiniz bir “büyük” gazete.
“Onbeşliler Geliyor Kızların Gözü Yaşlı” türküsünün Çorum türküsü olduğunu kanıtlamak, o yılların yazılı belgeleriyle mümkün olmuyor muydu? Ya da ne bileyim, yüzlerce ünlüyü konuk eden Çorum Hapishanesi’nin “otel” görevi gördüğü o yılları anlatan bir belge, bir resim… Amasyalı mı olsam Çorumlu mu diye arada kalan Gümüşhacıköy’den aşağı sarkan şiirlerin, şarkıların belgeleri… Sandalye dansı yapan son kuşak… Deve oyunları…
Binlerce, ama binlerce şey söylenebilir bu konuda.
Bunlar tüm iller için geçerlidir.
Yerel gazeteler bir kenti yaşatırlar, nefes almasını sağlarlar, arterlerini açarlar.
Haber bulamazsınız onlarda. O haberler zaten bildiğiniz haberlerdir, bilmediğiniz şey var mı diye tararsınız.
Onlar kentin haber üreten merkezleri değildir. Daha çok kentin anayasasını tek tek sayfalarla hazırlayan birer “meclis” arşivleridir.
Hangi bakanın ne zaman ve ne için oraya gelip gittiğinin de önemi yoktur. Onları Meclis veya Bakanlık arşivlerinden de bulmak mümkündür. Üstelik daha da “renkli” ve sansasyonel…
Yerel gazeteler begonvil çiçekleri gibidirler. Çiçek vermek için uğraşmazlar, dibe inmek için uğraşırlar. Ne kadar çok su verirseniz o kadar dibe inerler, ama o kadar da az çiçek verirler.
Daha Hitit’e girmedim. Onların gazetelerinden hiç söz etmedim.
 
Ali içeri girip de bizi tanıştırıncaya kadar doğrusu Çorum Haber’i hiç umursamıyordum. Öyle ya, valisinin bile yapılacaklara inanmadığı bir kentte bir gazetenin yöneticisi boynuma sarılacak değildi ya…
Yanılmışım.
Sarıldı…
 
Ertesi gün Çorum Haber, benim daha palavracı bir kültür müdürü olup olmadığımı bile tartmadan, yapacaklarımı tek tek basmaya başlamıştı bile.
Bu kez de beni bir kuşku aldı: Gerçekten yapabilecek miydim? Konuşurken kolay, ya hayata geçirmek?
Borusan Filarmoni’nin “patronu” gelirim demişti, ama telefondaki sözü bile şakacıydı: “Mümtaz, çok güzel bir teklif gelmiş bize Çorum’dan, duydun mu?”
Çorum Haber’den çıkarken Ali, “Abi seni Büyük Otel’e yerleştirelim. Orada hiç rahat değilsin,” dedi.
Güldüm. Maaşımın neredeyse tamamı yollara gidiyordu. Üstelik iki taraflı yaşamanın getirdiği masraflar, bütçemizi sarsmıştı. Basın Müşaviri iken aldığım maaş neredeyse yarıya düşmüştü. Öğretmen Evi’ni zor karşılarken, otele geçmek…
“Hava soğuyor Ali,” dedim. “Güldürmek için başka bir yol bul!”
Ama öyle olmadı. Yıllar önceden tanıdığım Hasan’ın Büyük Otel’in “müsteciri” olduğunu nereden bilebilirdim ki?     
İlginç değil bunlar belki, ama rastlantılar kimi zaman küçük kıvılcımlar da yaratıyor.
Yoksa, üç kez istifa edip dördüncü kez döndüğüm devlet memurluğundan bir kez daha istifa etmeyi göze almıştım.
(Sürecek)
 
< Önceki   Sonraki >
 

ÜYE GİRİŞ / ÇIKIŞ






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

 

Gazete Oku

Son Eklenen 5 İlan

KAYIP KÖPEK ARANIYOR
Satmak Istiyorum (08.01.2009)
SAHİBİNDEN SATILIK
Satmak Istiyorum (08.01.2009)
SATILIK EV VE ARSALAR
Satmak Istiyorum (08.01.2009)
ACİL SATILIK BAĞ (DAİRE İLE TAKAS EDİLEBİLİR)
Satmak Istiyorum (08.01.2009)

 
= Fotoğraf Var

Firma Rehberi

 

SİTE ZİYARETÇİLERİMİZ

Şuanda 74 misafir bağlı

SİTE SAYFA SAYACI


Başlangıç 01.01.2007

RSS / XML

   Basın ve Yayın  

Siteyi en iyi Explorer7 ve Firefox3 ile izleyebilirsiniz.

 

Ip Adresiniz: 38.103.63.55
www.corumhaber.net www.corumhaber.net - BİR SÜRGÜNDEN ANILAR (3)