Anasayfa
Prev   Next   Pause   Play     Scroll   Fade   ScrollFade
BİR SÜRGÜNDEN ANILAR (1) Yazdır E-posta
24 03 2007
İstemihan Talay sürgünü olarak Çorum’a “Kültür Müdürü” sıfatıyla ayak bastığımda 1998 yılı sonbaharı da bitmek üzereydi. Ilık bir Pazar gecesi indim ve beni, daima dostum kalacak, Ali Alakoç karşıladı. Ali’yi de rahmetli TRT çalışanı Ahmet Yalçın önermişti.
Öğretmen Evi’ne yerleştim ve aydınlık bir Çorum sabahına uyanmak üzere derin bir uykuya daldım.
Valiliğin yanındaki ek binanın yedinci katındaki büroma öğlene doğru gidebildim. Personel ile tanışma, “ben geldim” mesajları vb. gibi şeylere aldırmadan, odama girdim. Bir süre sonra başta müdür yardımcısı olmak üzere tek tek personel ziyaretime geldi. Çorum’da tanıdığım ilk insanlar oldu bunlar.
Yalnız kalır kalmaz da Ali Alakoç’u aradım. O gün görüşemedik. Akşam Öğretmen Evi’ne uğrayacağını söylemişti, ama uğrayamadı.
Milletvekili seçimleri yaklaşıyordu ve benim en büyük umudum seçimlerde DSP’nin gitmesi ve iktidar değişikliği ile birlikte Ankara’ya dönmemdi. Evim, karım, çocuklarım hep orada kalmıştı ve kendimi çok yalnız hissediyordum.
Hafta bir kabus gibi geçti. Cuma akşamı Ankara’ya dönerken, dört buçuk yıl aynı yolu her hafta sonu gidip geleceğim hiç aklıma gelmiyordu.
Yepyeni bir hayatın eşiğinde olduğumun farkında değildim.
Yolculuktan, özellikle de otobüs yolculuğundan nefret etmeme rağmen böylesi bir işkenceye maruz kaldığıma inanamıyordum.
45 gün rapor aldım. Seçimler iyice yaklaşıyor, umudum da artıyordu.
Ama DSP yine iktidar ortağı oldu, hükümet oldu ve İstemihan Talay yine Kültür Bakanı kaldı. İşte o zaman bütün dönüş köprülerinin yandığını anladım.
Çorum artık bir süre benim mekânım olacaktı. Kabul etmek zorundaydım.
O halde bir şeyler yapmalıydım. Haftanın beş gününü zorunlu olarak geçireceğim bu kentte yapacak bir şeyler bulmam gerekti.
Önce Hasan Paşa Kütüphanesi’ni keşfettim. Öğretmen Evi’ne çok yakın olduğu için, sabah çıkışta kütüphaneye uğruyor, oradakilerin bir çayını içiyor ve kitapları karıştırıyordum. ANKA Ajansı bir ara, Türkiye’de kütüphanenin en çok kullanıldığı ilin Çorum olduğu haberini geçmişti.
Kısa süre içinde bunun “sanal” bir gerçek olduğunu fark ettim. Kütüphane çok kullanılıyordu, ama pek amaca uygun düşmüyordu. Kütüphanenin hemen yanında lise vardı ve öğrenciler fırsat buldukça kütüphaneye koşuyordu. Öğlen dersten çıkan öğrenciler, eve gitmek yerine derslerini kütüphanede hazırlıyordu. Çoğunlukla evinde çalışma ortamı bulamayan veya soğuk eve gitmek yerine sıcak kütüphanede soluklanmayı tercih eden çocuklar kullanıyordu kütüphaneyi. En son kitap alan yetişkin ise yaklaşık iki yıl önceydi.
Ödünç kitap alma kayıtlarına baktığımda da en çok alınan kitapların yardımcı ders kitapları ve ansiklopediler olduğunu gördüm. Kütüphane bir ihtiyaç karşılıyordu karşılamasına, ama bodrumda bulunan ve bir servet olan kitaplara hiç dokunulmamıştı.
Öğretmen Evi’nde, kaldığım daracık odada zaman geçirmekte zorlandığımdan, ben de daha çok Robert Ludlum, Stephen King, Dean R.Koontz türü yazarların kitaplarını alıyordum. Günde iki kitap devirdiğim oluyordu. Bazen sabahlara kadar okuyor, işe de öğle sularında ancak gidebiliyordum.
Diz üstü bilgisayarlar moda olmamıştı henüz. Piyasaya yeni çıkanlar ise maaşımı birkaç kez katlıyordu. Bu nedenle yazı da yazamıyordum.
Ama bir şeyler yapmam gerektiğinin de farkındaydım.
Çorum’un ticari ve sosyal yapısını anlatan kitaplara yöneldim. Okudukça şaşırıyordum. Benim okuduğumda (şimdilerde daha fazla mı, az mı bilemiyorum) 278 faal fabrika vardı Çorum’da. Pamuk yetişmediği halde iplik fabrikası bile bulunuyordu.
Leblebi her şeyin önündeydi. Artık kent ile bütünleşmişti. Bütün kültür leblebi üzerine kurulmuştu. Bunu bakır işlemeciliği, hamur işleri gibi uğraşlar izliyordu.
Oysa Çorum dünyanın en büyük uygarlığının kalıntıları üzerinde oturuyordu ve farkında bile değildi.
Hititler!
Çorum’un üzerine bir kara bulut gibi çöken sanayileşme çabası, kültürü ve eğlenceyi neredeyse tamamen yok etmişti. Sinema salonları kapanmış, kahveler birahaneye dönüşmüştü. Kenti boydan boya geçen ve Samsun’a devam eden ana yolu üzerinde, sağ tarafta Alevi ağırlığı kendini gösteriyordu. Gecenin bir yarısında caddenin Samsun’a giderken sağ tarafında kalan bölümünde içki satan dükkanlar, lokantalar geç saatlere kadar açıkken, sol taraf karanlığa gömülüyordu.
Kentte kitapçı yoktu. Bir tek Mustafa Gökgöz’ün sahaf dükkanı dışında, yalnızca kitapla uğraşan bir mağaza bulmak mümkün değildi. Mustafa Gökgöz ise artık nerdeyse bir tutku haline getirdiği küçücük girişi olan dükkânının arka tarafında olan bölümüne “tanıdık” müşterileri dışında kimseyi sokmuyordu. İnanılmaz bir koleksiyonu vardı Gökgöz’ün.
Bir de Bahçelievler adı verilen semtin bir apartman dairesinde Hasan Tuluk bakırını işliyordu.
Görebildiğim sanatsal faaliyet bununla sınırlıydı. Geri kalan tüm Çorum halkı ise mekanik bir biçimde çalışıyordu.
Devlet Tiyatro Salonu Kültür Bakanlığı’na aitti ve 1960’lı yıllarda Behruz Çinici’nin de elinin bulaştığı, sonradan Prof.Dr. Turan Ilgaz tarafından hazırlanan bir proje sonucu inşa edilmişti. Daha sonra sahneye yapılan bazı eklemeler olmasa, Türkiye’nin en “akustik” salonlarından biri unvanını alacak kadar önemli bir yapıydı. Hangi akla hizmet etmek istendiyse, sahnenin kenarları metal levhalarla çevrilmişti ve bu da doğal olarak müthiş bir “tınlamaya” neden oluyordu. Sahnenin orkestra çukuru bile vardı ki bu çok az ilde bulunan bir özellikti.
Ama salon daha çok yerel konferanslara, düğünlere, sazlı sözlü günlere tahsis ediliyordu. Gezici tiyatrolar uğradığında ise o gün kentin havası değişiyordu.
İki büyük otelin, Anitta ve Büyük Otel’in dışında, otellerin de salonları yetersizdi. Bu oteller daha çok çevre illere yolculuk eden ilaç firması temsilcilerine, pazarlamacılara ev sahipliği yapıyordu. Kentte Hititler’i anımsatan tek büyük simge Anitta oteldi. Otelin adı Hitit krallarından Anitta’dan gelmekteydi, ama Hititlerle ilgili bilgisi olmayanlar pekala bunu otel sahibinin “yabancı” sevgilisinin adı sanabiliyordu.
Daha sonra Vali Atıl Üzelgün’ün çabalarıyla eski sağlık meslek lisesinin harabe binasının onarılmasıyla taşınan muhteşem Çorum Müzesi, o sıralarda “yıkım” kararı almış derme çatma tek katlı bir binanın içindeydi. Hattuşa’dan, yaygın adıyla Boğazkale’deki kazılardan gelen eserler bu binanın deposunda üst üste yığılmış, kendine yer arıyor gibiydi.
İnanılmaz bir zenginlik, yıkılmak üzere olan bir binanın bodrum katında yeniden toprağa gömülmeyi bekliyordu sanki.
Sonra birden her şey değişiverdi!
 
< Önceki
 

ÜYE GİRİŞ / ÇIKIŞ






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

 

Gazete Oku

Son Eklenen 5 İlan

KAYIP KÖPEK ARANIYOR
Satmak Istiyorum (08.01.2009)
SAHİBİNDEN SATILIK
Satmak Istiyorum (08.01.2009)
SATILIK EV VE ARSALAR
Satmak Istiyorum (08.01.2009)
ACİL SATILIK BAĞ (DAİRE İLE TAKAS EDİLEBİLİR)
Satmak Istiyorum (08.01.2009)

 
= Fotoğraf Var

Firma Rehberi

 

SİTE ZİYARETÇİLERİMİZ

Şuanda 87 misafir ve 2 üye bağlı
  • h1978
  • seyit

SİTE SAYFA SAYACI


Başlangıç 01.01.2007

RSS / XML

   Basın ve Yayın  

Siteyi en iyi Explorer7 ve Firefox3 ile izleyebilirsiniz.

 

Ip Adresiniz: 38.103.63.55
www.corumhaber.net www.corumhaber.net - BİR SÜRGÜNDEN ANILAR (1)