Mehmet Ali, 1952 Temmuzunda Muş Hidroelektrik Tesisleri inşaatının şantiye şefliğine başladığımda, genç ve kültürlü Belediye Reisi’nin tavsiyesi üzerine, mesleğimde ilk işe aldığım elemanım oldu. 35 yaşlarında, fakir fakat çavuş olarak yaptığı askerliğinde edindiği kültürle kendini eğitmiş, -Türkçe bilen- ve itibarlı bir şehir meclisi üyesiydi. Muşlu olmasına rağmen, Muş’ta az tanınan çok genç orman mühendisi Metin beyin belediye reisi olabilmesi için ekseriyeti sağlayacak tek oyun sahibi olan Mehmet Ali, iki taraftan gelen para tekliflerine muhatap oluşunu, fakirliğine yoruyor ve anlatırken ağlayacak kadar hassaslaşıyordu.
2 yıl boyunca Muş’la ve Muş’lularla her türlü ilişkimi ve de büro, ikamet ve yemek imkanlarımı sağlıyor, pilli radyomda yakalayabildiğimiz Kürtçe haberleri bana tercüme ediyor, hatta güzel sesi ile türküler bile söylüyordu. Onun en sevdiği türkü, askerlikte öğrendiği, “Çarşambayı sel aldı”, benim en sevdiğim türkü ise “Burası Muş’tur, yolu yokuştur” idi.
Birinci karısından çocuğu olmadığı için ikinciyi almış, neticede oğlu Suphi’ye kavuşmuştu. Suphi, öz annesine abla, üvey annesine anne diyordu. İlk karısı evin direği idi, kendisine abla diyen kumasını ve onun yavrusunu kanatları altına almıştı. Tek yatak odalı evde gül gibi geçiniyorlardı.
Uzun kış tatilinden sonra, nisan sonunda şantiyeyi açmaya gittiğimde, her tarafı karlı, bütün Muşluları simsiyah kararmış bulduğumda çok şaşırmıştım. Geçen 5 ay boyunca taze vitamin olarak, sadece ve sadece ahırın dibine kıştan evvel depoladıkları kelemleri (lahana) ve onun turşusu olan “çorti” yiyebilmişlerdi.
Muş’taki ilk yılımın ilk aylarında, bir Muşlu fotoğrafçıyı, filmlerimi perişan ettiği için azarlarken, “iş namusundan” bahsetmişim. Türkçeyi az bildiğinden, “namus” kelimesinden çok bozulmuş. Akşam karanlıkta “Lazın Lokantası”na giderken kuytuda beni dövmek için pusu kurmuş. Bunu hisseden Mehmet Ali, pusu yerine benden evvel gidip onu defetmiş ama bıçakla da yaralanmış. Bana hiç hissettirmediği bu olayı ancak 3 yıl sonra öğrenebildim.
Muş’tan sonra iki yıl da Savur’daki şantiyemde yanımdaydı. O işten sonra da irtibat kopmadı.. Arada bir İstanbul’a kasaplık davar getirdiğinde bana uğrar, açık yük vagonlarında neler çektiğini anlatırdı.
Savur’da görevli olduğu kış döneminde, Muş’tan akrabaları Mehmet Ali’ye misafir gelmişler. Misafirin Muş’a dönüşünde Mehmet Ali, Diyarbakır’a kadar refakat edip oradan uğurlamak istemiş. Ancak, Diyarbakır’ın Mardinkapı’sında dolmuştan inerken Jandarma teftişinde misafirin Muş’a götürmek üzere aldığı iki adet kaçak ipek (sentetik) halı yakalanmış. Mehmet Ali, o kaçak halılara sahip çıktı ve Diyarbakır hapishanesinde 3 ay yattı. Onu orada ziyaret ettiğimde gördüğüm perişanlığı, fecaatı ömrümce unutamam ve anlatamam.. Orada ona sordum: Halılar senin miydi? Cevap çok sarihti: “Hayır, ama misafirim evine dönünceye kadar bana emanettir.”
Haziran 1997

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner155