1964 yılı ilkbaharının bir Cumartesi günü, öğleden sonra saat üçe doğru, İstanbul Kemeraltı caddesindeki bir iş hanının en üst katındaki büromdan çıkmaya hazırlanıyorum. Cumartesi günü olduğu için han, tamamen boşalmış gibi. Büromuzda da benden başka kimse kalmamış. Daha doğrusu, bir kişi daha var ki, ben de onun yüzünden gecikmişim; odamın dışında beni bekliyor.
Sabahtan beri, girip-çıkıp beni sıkıştırıyor. “Anamur şantiyemizde ona taşaron olarak iş vermişiz, ama kısa sürede işten çıkarmışız; yasal haklarını istiyormuş.”
Hakikaten, birkaç ay evvel, Karslı 15-20 amele ile gelmiş, ama onlara çavuşluk bile yapamadığı ve düz işçiliğe de razı olmadığı için hesabını kesip işten çıkarmıştık. Şimdi gelmiş İstanbul’a, benden “tazminat” istiyor. Baktım, adamın (ki 30 yaşlarında), gitmeye hiç niyeti yok! Bürodan çıkarken onu da çıkarıp, büroyu kilitledim. Her günkü gibi, Karaköy’e kadar yürüyüp Şişli dolmuşuna binip evime ulaşmak niyetindeyim. Adam, peşimi bırakmıyor ve sürekli olarak “haklarımı ver” diye konuşuyor ve de biraz-biraz tehdit ediyor.
Ben Karaköy’e doğru yürürken, kalkmakta olan Taksim dolmuşuna aniden atladım. Adam çok atik, o da arka koltuğa atlayıverdi. Bankalar caddesi ve Tüner yoluyla Taksim’e doğru giderken, dolmuşçuya parasını ödeyip aniden atladım dolmuştan. O da atladı hemen. Beyoğlu caddesinde Galatasaray’ı geçtikten sonra sağdaki sokağa saptım. “Beyoğlu Polis Karakolu”na girdim. O da beraber gelmez mi?
Karakolda, uzunca bir banko gerisinde sıralanmış görevliler var. Epeyce kalabalık... Banko girişinde ayakta dolaşan, kıdem veya kademesi iyice farklı görünen, kır saçlı bir görevli benimle ilgilendi. Baş Komiser idi, herhalde. Ben ona arkamdaki adamdan kurtulamadığımı anlatmaya çalışırken, arkadaki, günün modası olan solcu deyimlerle, benim bir “komprador” olduğumu, “emekçi düşmanı” olduğumu, kendi haklarını yediğimi filan söyleyip duruyor. Komiser, beni dinleyebilmek için onu birkaç kere susturmaya çalıştı. Ama ne mümkün! Adam mitralyöz gibi “işçi istismarı” edebiyatını okumaya devam ediyor.
Komiser, el işareti ile sola doğru, bankonun bittiği yere kadar götürdü, kendisi de önümüze geldi. Hiçbir söz ve uyarıda bulunmadan adamın göğsüne iki yumruğu ile aniden vurarak onu arkaya fırlattı. Tam arkada, çift kanatlı bir kapı varmış, otomatik açılan bir kapı. Adamın kapı arkasında kaybolması ile beraber pat-küt sesleri ve feryatlarının yükselmesi bir oldu. Komiser o anda bana eliyle “hadi git evine” işaretini veriyordu.
Adamı bir daha hiç görmedim.
31.01.2008

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol