Türkiye Barolar Birliği Başkanı Sayın Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun basında yer alan, gündemle ilgili açıklamalarını, uyarılarını ilgiyle izlemekteyiz. Zaman zaman Çorum’u da onurlandırmaktalar… Çorum Haber Gazetesi’nde Sayın Feyzioğlu’nun cumartesi günü Çorum’da olacaklarını okuyunca, aradan yıllar geçmiş olsa da, yaşadığım sürece unutamayacağım günlere ait bir anımı paylaşmak üzere yazmayı düşündüm.

Okuduğum bir kitapta, bir bakıma ne kadar doğru, diyerek altını çizdiğim bir cümle vardı: “Yaşamın baştan sona rastlantılarla, olasılıklarla dolu olduğunu fark ediyorsun.” Anlatmak istediğim anımdaki ilginç rastlantı, bana yaşamımda ilke olarak benimsemem gerekenleri de yaşayarak öğretmiş; benim için “bir güzel anı” olmaktan çok, “ders gibi bir yaşam deneyimi” olmuştu. Aslında “hayat, almasını bilenler için derslerle dolu bir okul” değil midir?

•••

Şimdi paylaşmak istediğim anım için günümüzden 35 yıl öncesine, 1983 yılına dönüyorum. Henüz Ankara’ya taşınmamıştım; Çorum’da oturuyordum. Benim, çocukluk yıllarında başlayan sağlık sorunlarım sürekli tıbbi denetimi zorunlu kılıyordu. O yıllarda, kentimiz Çorum’un olanakları yetersiz olduğu için Ankara’daki bir üniversite hastanesinde izlenmem gerekliydi.

1983 yılı Aralık ayında Ankara’ya sağlık kontrolü için gelirken durumum hiç iyi değildi. Hastanede ayakta yapılan tetkikler sırasında daha da fenalaştığım için acilen hastaneye, iç hastalıkları bölümüne yatırıldım. “Hasta olmak” istenen, seçilen bir durum değil kesinlikle! Hele, hastanede yatmak ya da ameliyat... İnsan düşünmek bile istemese de başına geliveriyor! Ben de işte tam öylesine bir durumdaydım! Artık bir an önce iyileşip hastaneden çıkmak için dua etmekten başka yapabileceğim bir şey yoktu!

Hastanenin yatarak tedavi gördüğümüz bölümünde, iki kişilik odalar bir koridor boyunca uzanmaktaydı. Neyse ki odalarımız aydınlık, ferah; hastaların çoğu da yatağa bağımlı olmayanlardı. Bir-iki gün içinde kaynaşmıştık; birbirimize hem fiziksel, hem de moral bakımdan destek oluyorduk. Koridorun bir ucunda “Dahiliye Yoğun Bakımı” bölümü vardı. Buraya getirilen hastalar ise, durumu çok ağır olanlardı. Sedyelerde taşınan, çoğunlukla baygın hastaları görünce ürpermemek elde değildi! Bir de o hastaların yakınları… Kim bilir onlar nasıl ayakta durmaktaydılar! Yoğun Bakım’a doktor ve diğer görevlilerin dışında giriş yasaktı! Yakınların ancak kapının önünde ayakta beklemelerine izin veriliyor; belki de, izin değil, göz yumuluyordu!

Benim tedavim zaman almaktaydı. 1983’ü bitirip yeni yıla da hastanede yatarken girdik!

Ocak ayında bir gün, yine ağır bir hasta Yoğun Bakım’a getirilmişti. Koridorun ucunda, diğer hasta yakınları gibi ayakta bekleyen; alabildiğine sade giyimli, ancak çok zarif iki hanımefendi vardı. Sonra öğrendik kim olduklarını: Yoğun Bakım’a getirilen hasta Turhan Feyzioğlu, o hanımefendiler de eşi ile kız kardeşi imiş! O büyük insan, bilim adamı, politikacı Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu’nun refakatçileri olan eşi, kız kardeşi… Duyunca inanamamıştık!

Sonraki günlerde Turhan Feyzioğlu’nun durumu biraz düzelmiş; kendileri, yoğun bakımdan bizim kaldığımız bölüme geçirilmişti. Ancak odasına ziyaretçi yasağı konmuştu. Gün ortasındaki ziyaret saatinde koridor iğne atılsa yere düşmezcesine Turhan Feyzioğlu’nun ziyaretçileriyle dolup taşıyordu. Kimler, kimler… Devlet adamlarımız, politikacılarımız, bilim insanlarımız… Odasına girişe izin verilmediği için gelenler, geçmiş olsun dileklerini kapının önüne konan deftere yazıp ayrılıyorlardı. Eşi ya da kız kardeşi yanındaydılar; ancak gerekmedikçe onlar da hasta odasında kalmıyorlardı. Biz diğer hastalara katılıyorlar; birlikte dertleşip sohbet ediyorduk. Geceleri, izin alarak laboratuvarın ocağında yaptığımız çayı yine birlikte, en uygun oda olan bizim odamızda içerdik. Son derece asil, ancak bir o kadar da alçak gönüllüydüler. Ve tüm davranışlarıyla, “Kurallar herkes içindir!” ilkesinin canlı örnekleriydiler!

Artık durumunu çok yakından izleyebildiğimiz Turhan Feyzioğlu, günden güne iyileşerek koridorda kısa yürüyüşler yapmaya başlamıştı. Eğer oradaysak hemen, rahatsız etmemek için çekilir; uzaktan bakıp sağlığına kavuşmasının mutluluğunu, yakınlarıyla birlikte biz de duyardık. Birimizin birazcık olsun iyileşmesi bile, diğerlerimiz için sevinç, mutluluk kaynağı oluyor; moraller düzeliyordu.

Turhan Feyzioğlu’nun hastaneden taburcu olduktan sonra tedavisinin devamı için yurt dışına gitmesi gerektiğini, dönüşünü ve dışarıdaki masraflarını ancak bir mülk satarak karşılayabildiklerini de basındaki haber ve kendileriyle yapılan röportajlardan öğrenmiştik. Ama bu haberleri ben, gözlerimin önünde hastanede birlikte kaldığımız günler, sanki bir yakınımın durumunu öğrenmek için okuyordum!

1988 yılında Turhan Feyzioğlu’nun vefat ettiklerini öğrendiğimizde de benim içimde yine farklı bir yakınlık duygusu vardı.

Sayın Metin Feyzioğlu’nun, Turhan Feyzioğlu ile eşinin gerçekte torunları olduğunu ve rahmetli Turhan Feyzioğlu’nun 1984 yılında ağır bir kalp krizi geçirerek yoğun bakıma alındıkları zaman henüz 17 yaşında olduklarını ise geçtiğimiz yıllarda basından öğrendik.

•••

Benim sağlık durumum da sürekli beni çok yormaktaydı. Çorum’daki sağlık hizmetlerinin yetersizliği, 1989 yılında beni Ankara’ya taşınmak zorunda bırakmıştı.

1989 yılı Aralık ayında aynı üniversite hastanesinde bir ameliyat geçirdim. Ameliyat öncesinde çok gergin ve kaygılıydım. Kötü bir şeyler olacağını seziyordum. Yanılmamışım! Ameliyattan sonra koma halinde önce Cerrahi Yoğun Bakımı’na, sonra da Dahiliye Yoğun Bakımı’na götürülmüşüm.

Kaç gün komada kaldım tam bilmiyorum. Pek uzun sürmedi sanırım; ama onu bir de yaşayana sormalı!... Arada biraz kendime gelsem de, neler geçirdiğimi bir türlü toparlayamıyordum. Bölük pörçük parçalar bir kâbus gibiydi. Ameliyatta safra kesesi alınmıştı. Sanki bir trafik kazası geçirmiştim de; karnım paramparça olmuş, acısına dayanamıyordum… Komadayken ateşim çok yükselmiş. Bir, alevlerle sarılmış gibi yanıyor; bir, buza batmış gibi titriyordum…

komadan çıkınca kendimi çok yorgun, bitkin hissetsem de, sanki dünyaya yeniden gelmiş gibiydim. Ancak yine “Yoğun Bakım”da olduğum için sıra çevreme alıcı gözlerle bakmaya gelmişti! Pek büyük olmayan koğuşta yan yana yatakların aralarında perde olsa da kapatılmamıştı… Hastaların tümü cihazlara bağlıydı… Az sayıdaki doktor ve hemşire, hastaların durumları ile ilgili kısa, direktif verircesine konuşuyorlardı… Birden fark etmiştim; hastaların adları yok, numaraları vardı! Yatak numaraları hastaların adı olmuş! Arada kulağıma gelen 7 numara’nın da benim adım olduğunu anlamıştım! Artık Yoğun Bakım’dan çıkabileceğim belli olmuş, sevinmeye başlamıştım ki, yanımdaki hasta birden fenalaşmış ve ne yapılsa kurtarılamamıştı! Burada bir “ölüm”ü de görmüştüm!...

Böylece “Yoğun Bakım”ın ne olduğunu da yaşayarak öğrenmiştim! İçerdeki hastaların, yaşamla ölüm arasındaki sınırdan ne yana geçiverecekleri belli değilken, yakınları da kapının öte yanında saatlerce, günlerce ayakta; apayrı, tanımlanamaz bir acı içinde olmalıydılar…

İşte yine nasıl bir rastlantıysa, kaldığım bu “Dahiliye Yoğun Bakımı” Bölümü, 1984 yılı Ocak ayında rahmetli Turhan Feyzioğlu’nun acilen getirildiği yerdi! Ben içeride kaç gün kaldıysam, benim refakatçim “annem” de, tıpkı Turhan Feyzioğlu’nun eşi ile kız kardeşi gibi, Yoğun Bakım kapısının önünde beklemiş!...

•••

Burada anılara veda ederek herkese sağlıklar dilerken; inceliği, asaleti, doğruluğu… ve “Kurallar herkes içindir!” ilkesini içselleştirmiş bir toplum özlemimizi de dile getiriyoruz…

14 Ocak 2018 / ANKARA


Prof.Dr. Turhan Feyzioğlu (1922 – 1988)

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner155